İmsak Vakti 02:00
24 Mart 2026 Salı
Eski cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in meşhur bir söz ile başlayalım: “Siyasette 24 saat çok uzun bir süredir.” Maalesef bu söz ne kadar siyaset için de söylenmiş olsa da ülkenin her şeyi için aynı şey söylenebilir.
Bu hafta köşe yazımın konusu “şu olsun” demeye kalmadan bir farklı bir konu gündem oluverdi.
Neyi nasıl yazacağımı şaşırıverdim.
O kadar hızlı değişen bir gündemi var ki ülkenin, insan bu hıza yetişemiyor.
Duygu aforizması yaşıyor insan.
Şunu da söylemekte yarar var: Bu kadar hızlı değişen gündem, gazeteciler için büyük bir nimettir.
Konu bulma derdi kesinlikle olmaz.
Şehirlerarası yolculuk esnasında ciddi bir kazaya tanık oldum.
Her şey gözümün önünde oldu ve bitti.
Araç tıra çarptı, şarampole yuvarlandı.
Hemen araçtan indik, ilk müdahaleyi yaptık.
İlk müdahale derken 122’yi aradık, ambulans gelmesini bekledik.
Kaygılandık, kapıyı, camı açmaya çalıştık.
İnsani refleksler…
Araçta dört çocuk!
…
Yanlış duymadınız dördü de on altı yaşındaymış.
Aracı sürenin ehliyeti yokmuş.
İstanbul’dan muhtemelen bayram için gelmişler.
Ve ikisi ölmüş, ikisi yoğun bakımdaymış.
…
İnsanın yüreği sızlıyor.
Dört çocuk ve ölüm!
Tabii ki bayramı anlatacak ve bayramın güzelliğinden dem vuracağım.
Konumuz bayram!
Neşesi, hüznü olan bir dünyada yaşıyoruz.
Ne hep güzelliklerden, ne de hep acılardan dem vurabiliriz.
İç içe geçmiş her şey…
Belli bir yaşa gelince insan ne çok bayram yaşadığının farkına varıyor.
Bende herkes gibi “Eskilerde bayram ne güzeldi.” diyeceğim.
Yaşanmışlık konusunda eskilere güzellik, iyilik atfetmek, insanın doğasında var.
Şöyle bir söz de vardır: “Eskiye rağbet olsa, bitpazarına nur yağardı.”
Bayramı güzel kılan, büyüklerin hayır duasını almak, eş, dost, akraba ziyaretleri…
Paylaşmak, dayanışmak…
Sevgi, saygı…
Bayramlar acının da habercisi oluyor.
Acıları azaltalım…
Dikkatli olalım…
Trafik kurallarına uyalım.
Sevenlerimizi ağlatmayalım.
Bir bayram da gelip geçecek…
Anısı tatlı bir iz bırakacak…
Bayram hep olsun ki bizler iyilik de güzellik de hoşgörüde yarışalım.
İçselleştirelim evrensel değerli…
Evrensel ve dini değerlerimiz yaşam şekli haline gelsin…
Kötülükler son bulsun…
Bu bayram da insanlar ölüyor savaşta…
Suçsuz ve günahsız…
Bayram bu anlamda büyük anlam yüklü…
Keşke her gümüz bayram olsa…
Maalesef son yıllarda bir barbarlık peyda oldu.
Güçlüler, zayıfları yok etmeye başladı.
Savaşsız bir gün sanırım dünyanın en büyük bayramdır.
Bayramın ne kadar kıymetli olduğu, yaşanan savaştan da anlaşılması; barışın, dostluğun, kardeşliğin, dayanışmanın örülmesidir.
İnsan canlıların en kıymetlisidir.
İyi bayramlar.
Günler, aylar, yıllar nasıl geçiyor inanın insan anlayamıyor; bir su
misali akıp geçip gidiyor.
Bir arkadaşım, “Okul başladığı gün bil ki dönem bitmiştir.” derdi.
Haksız da sayılmaz, yeter ki ilk gün başlasın, gerisi geliyor.
Çocuklar; derdine düştüğümüz zamanın akıp gittiğinden habersiz,
oyun derdindeler.
Çocuklar işte!
Bizde çocuktuk bir zamanlar…
Tatili ipler çeker, okulun tatil oluşuna çok sevinirdik.
Bizim zamanımızda bolca dayak vardı.
Dayaktan yılardık.
Tatili biraz da o nedenle isterdik.
Şimdi öyle değil…
Çocuklar evde olamadıkları kadar okullarda özgür ve özel…
Veliler, öğretmenin ses tonundan rahatsız olabiliyor, bunu da şikâyet
konusu yapabiliyor, “Çocuğumun psikolojisi bozuldu.” diyebiliyor.
Neyse tatile girdi çocuklar…
Okul konforlu bir yaşam alanı da sunsa tatil tatildir.
İki hafta boyunca öğrenci tatilin tadını çıkaracak…
Gezecek, tozacak, eğlenecek…
Tabii ki de dinlenecek…
Çocukların; tablet, telefon, televizyon, bilgisayar bağımlılığı velilerin
kâbusu…
Çocuklar için büyük bir tehlike…
Ne diyeyim, her dönem çocukların karşısına bir şeyler çıkartılıyor.
Bizim zamanımızda videolar yeni çıkmıştı.
Kahvehanelerde, pastanelerde video izlemek için bin bir yolu
denemekteydik.
Bunun için az yumurta, ceviz satmadık…
Anlayacağınız her zaman çocukların sınanacağı bir tehlike vardı.
Tehlikelerden uzak duran hep kazanmıştır.
Başarı öyle kolay gelmez.
Bu arada çocukların karnesine çok takılmayın!
Kızıp, azarlamayın, psikolojik şiddet uygulamayın çocuklara…
Karnedir…
İyiliği, kötülüğü yıllar içinde değişebilir.
Nice kötü karneli çocuklar en iyi yerlere gelmiştir.
Örneklerle sabittir.
Öğretmenler tatilde “Çocuklar bol bol kitap okuyun.” demiştir.
Çocuklar, hem dinlenecek hem de iki haftayı çok iyi değerlendirecek…
Öyle yan gelip yatmak yok.
Velilere büyük iş düşüyor.
Biliyorsunuz, eğitim ailede başar.
Aile çocuğunu iyi yetiştirmezse, okul çocuğu eğitmede yetersiz kalır.
Tertip, düzen…
En önemlisi de ahlak…
Son zamanların en büyük eksiği, çocukların ahlaki konularda istendik
düzeyde yetişmemesi…
Ahlaki çöküntü net!
Biz yine tatil meselesine dönelim.
Sabah erkenden kalkmalar, okulun yolunu tutmalar, dersler,
öğretmenler…
Kolay değil…
Bir dönem geride kaldı.
Yoruldu çocuklar…
Bizler; yolda, sokakta, bahçe aralarında, dere kenarında, evlerin
damında, gece gündüz demeden oynar dururduk.
Zaman kavramı yoktu.
Devir değişti.
İhtiyaçlar sınırsız olsa da kaynaklar sınırlıdır.
Zaman kavramı tepemizdedir.
Her şey zamanla planlı…
Çocuk da olsan fark etmiyor.
Çocuklar sınırlı zaman içinde kendinizi mutlu edecek şeyler yapınız.
Sizden daha değerli bir şey yok!
Kitap okumayı bir angarya iş olarak görmeyin!
Kitap okuyun hem de çok…
Tatile girmeniz, görev ve sorumluluklarınızı yerine getirmeyeceğiniz
anlamına gelmez.
Her daim sizi bekleyen görev ve sorumluluklarınız var.
Bu bilinçte hareket ettiğinizi biliyorum.
Anneniz, babanız demokrasinin kılıcı gibi tepenizde; siz unutsanız,
unutmak isteseniz de onlar unutturmazlar.
Uzun bir tatil değil…
İki hafta…
Ne diyelim!
Tatil kısa da olsa tadını çıkartın!
Çocuklar tatil başladı…
Gündoğdu Yıldırım
ibrala.com
İnanın ne kadar mutlu oldum bilemezsiniz!
Gerçekten de ülkemizde büyük bir kuraklık baş göstermiş, susuzluk kapımızı çalmış, çoğu ilde su kesintisi çoktan başlamıştı.
Televizyon kanallarında şu ilde şu kadar su kaldı, haberleri verilmekteydi.
Tabii ki sadece ülkemizin sorunu değildi.
Özellikle orta kuşak ve ekvatora yakın bölgelerde kuraklık resmen kendisini hissettirmişti.
İran için başkentinin başka bir yere taşınacağı bile konuşulmaktaydı.
Yağan kar ne kadar derdimize ilaç olur bilinmez.
Şimdilik tehlike atlatıldı.
Şimdilik…
Umut edelim ki daha çok kar yağsın, barajlarımız dolsun, ülkemiz susuz kalmasın.
Umut etsek de gerçekler gün gibi ortada…
Bir kuraklık var, bu kuraklık insan yaşamını tehdit etmekte…
Ne kadar çok özlemişiz karın yağmasını.
Her yer beyaza büründü, kar manzaraları aldı yürüdü.
Çocuklar bayram etti.
Sosyal medya kar fotoğrafları ile doldu taştı.
Çocuklara verilen kar tatili, doğaya bir teşekkür niyetineydi.
Eskiden kar yağdı mı, hayat durur, çile başlardı.
Kışa lanet okunurdu.
Şimdi karın yağması için kar duasına çıkılıyor.
Ülke olarak anladık, karın ne işe yaradığını.
Kar; bereket, bolluk, yaşam demekmiş.
Hep köşe yazılarımda doğanın döngüsünden bahsederim.
Döngü denilen şey aslında dört mevsimdi.
Yıllardır bu dörtten birisi eksikti.
İşler kötüye gidiyordu. İlkbahar, yaz, sonbahar…
Kış yok!
Kış olmalıydı.
Kar yağmalıydı ki yer altı suları, kaynak suları beslensin; barajlar, göller dolsundu.
Hep denir ya “eskiler” diye…
İlk defa ben de “eskiler” diyorum.
Gerçekten de eskiye özlem duyuyorum.
Karın çok yağmasından dolayı okula gidemezdik.
Günlerce elektrikler kesilirdi.
Lambanın ışığında yaşam sürerdik.
Ben eskinin karından istiyorum.
Kış eski kışlar gibi olsun…
Ülke olarak sular tükenmeden, ülkede kuraklık dibe vurmadan önlem almalıyız, su sorununu çözmeliyiz.
Ciddi bir su sorunu ile karşı karşıyayız.
Suyun yokluğu hiçbir şeye benzemez.
Düşünün ki ülkede su kıtlığı başladı, ne yaparız?
Ne yapacağız?
Bugün çöl diye atfedilen yerler bir zamanların ormanlık alanlarıydı.
Zaman içinde ormanlar yok edildi, bu yerler çöle dönüştü.
Dünya hep aynı kalmıyor.
Dünya tarihine bakıldığında ne demek istediğim çok iyi anlaşılır.
Suyun çözümü bulunmaz, ülkede kuraklık kalıcı hale gelirse göç başlar; ülke insanı ülkeyi terk eder.
Diğer ülkelerde olduğu gibi…
Yaşam sanki orta kuşağın kuzeyine doğru kayacakmış gibi geliyor.
Neyse aklımıza kötü şeyler getirmeyelim, karın tadını çıkaralım.
Daha çok kar yağsın…
Kar berekettir!
Kar yaşamdır!
Gündoğdu Yıldırım
ibrala.com
Dünyanın döngüsüne hiç aklım ermiyor, akıl da erdirmek istemiyorum.
Nasıl bir dünya ki sürekli dönüyor ve bu dönme sürecinde zaman dediğimiz kavram gelip geçiyor.
İnsan ölümlü anlayacağınız.
İnsanlar mı?
Dünya üzerindeki tüm canlılar hatta cansız varlıklar…
İyi de insanlar doğmayı, yaşamayı doğal karşılarken, ölümü normal karşılamıyor.
Yaşama sıkı sıkıya sarılmaya çalışıyor.
Ne kadar yaşama sımsıkı sarılsa da sonuç değişmiyor, ölüm gerçeği hep karşımıza çıkıyor.
Doğumlar, ölümler…
Yeni yıl aslında bir sayaç görevini görüyor.
Doğadaki döngünün, ete kemiğe bürünmüş hali…
Takvimlerde; yıllar, aylar, günler…
Aslında bir acımasız sona doğru koşarak gidiyoruz.
Bu acımasız sonun farkına varmadan yılın sona ermesine seviniyor, yeni bir yıl daha yaşayacağımız için kutlamalar yapıyoruz.
Bu da ayrı bir handikap…
Neye üzülmeli neye sevinmeliyiz?
Yeni yıl insanlar için hep bir umut, sanırım onun sevinci…
Yeni bir başlangıç…
Öyle bakılıyor meseleye…
Benim dert edindiğim şey; geçmişin muhasebesi neden yapılmıyor, iyi bir başlangıç yapılmak için yeni yıl bir fırsat olarak görülmüyor.
Takvim…
Günler, aylar, yıllar…
İnsanlar bu zaman sayacını ciddiye almalı, önemsemelidir.
Her günü ciddiyetle yaşamalıdır.
Ataol Behramoğlu: “Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: / Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi…” diyerek başlamış ve son mısrasını şöyle bitirmişti: Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına / Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır / Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Hala şu gerçeği anlamadı insanoğlu: Kimse kalıcı değil…
Bu dünya Sultan Süleyman’a bile kalmadı…
Bize mi kalacak…
Ahlaklı bir yaşamı içselleştirmek çok önemlidir.
Söylemde değil eylemde insan olmak…
Kabul edelim; insanız ve yeni yılı güzel karşılamak için sevdiklerimizle bir araya geliyoruz.
Eğleniyoruz…
Eğlenirken, düşünmeliyiz de!
Geçmişin hesabını vermeli, zamanın kıymetini bilmeliyiz.
Dünyanın bir döngüsü var ve bu döngüde dünya hızla yol alıyor.
Dini ve milli bayramlar döngü çentikleridir.
Kendini kontrol et, hatalarından, günahlarından arın ve yola devam et…
Tabii ki insanız çoğu zaman hatalar yapabilir, dünyevi işlere çok değer verebilir, insani değerlerden uzaklaşabiliriz.
Günler ve haftalar…
Önemli günler…
Hepsi bizim için…
Yeter ki biz bu önemli günlerden ders alıp, günahlarımızdan arınalım.
Her yıl önemli bunu bilelim.
Bu inançla yeni yıl her birimiz için iyi bir başlangıç olsun.
Bir yıl boyunca iyilikte yarışalım.
Sevgiyi, saygıyı, dostluğu, dayanışmayı büyütelim, halk ve ülke olarak insani değerlerde dünya ülkeleri arasında rakipsiz olalım.
Ne dersiniz?
Gündoğdu Yıldırım
Çok uzun zamandır sanayiye yolum düşmediği için, çoğu yaşanmışlıkları da işin doğrusu unutmuşum.
İnsanoğlu işte unutur, unutmak ister.
Unutulmayacak bir konu da değil, sonuçta araba ve sanayi hikayeleri…
Öyle elzem şeyler değil ki!
İnsan zaman içinde bir şeylerin değiştiğini düşünür daha doğrusu umut eder.
Diyalektik olarak da bu öyledir. Zaman kendi gerçekliği içinde her şeyi değiştirir ve yeniler.
Eski eskide kalır…
Ne denir; “Değişmeyen tek şey değişimdir.”
Doğrudur, bir niceliksel değişimden bahsedilebilir.
Her şeyin değişip dönüştüğü gibi sanayi de değişiyor, dönüşüyor.
Bölgesi ve yeri değişen iş yerlerini bulmak öyle kolay olmuyor.
Arabalar, ustalar, çıraklar, işyeri levhaları…
Şaşaalı tamirhaneler…
Ustalar, çıraklar el birliği halinde arabanın motorunu, kaportasını tamir etme derdinde…
Her tamirhanede tatlı bir telaş var…
Bu görüntü insana güven veriyor, aracının arızasının bulunup hemen tamir edileceğini ve aracının sorunsuz bir şekilde şahsına teslim edileceğini düşündürüyor.
Vereceğin paranın, usta tarafından helalinden harcanmasını çoktan onaylamış durumdasın.
Alın teridir tabii ki bir karşılığı olacak…
Uzun zamandır sanayiye yolumun düşmediğini belirtmiştim.
Neyse…
Tüm hayallerim suya düştü.
Eski hamam eski tas…
Bizim memlekette değişen bir şey yok!
O ustadan o ustaya akşam oldu, arabanın arızası giderilemedi.
Yapılan iş hep el yordamı ile anam, babam işi…
Tahminler, ihtimaller üzerine arıza bulunmaya çalışılıyor.
Demem odur ki işten anlayan usta bulmak çok zor…
Bir de arabanın sorunu çözülemediği halde harcadığın para gerçeği var.
İnsan neye üzüleceğini bilemiyor.
Verdiği paraya mı, arabanın tamir edilmediğine mi, harcadığı zamana mı?
Arabanın tamir edilmesi kolay bir iş değil…
Bir doktor, mühendis düzeyinde kafa isteyen işler.
“Öyle ben ustayım, arabayı tamir ederim.” demekle olacak işler kesinlikle değil…
Eskiden şöyle bir söz vardı: “Bir şey olmazsan öğretmen, polis bari ol!”
Aynı kafa, “Anlaşıldı sen okumayacaksın, seni sanayiye verelim; hiç değilse bir motor, kaporta ustası ol!”
“Sen okumayacaksın bari motor tamircisi, kaportacı ol!” denilerek, bir ülkenin sanayisini nitelikli hale getiremezsiniz.
Kalkınma, ilerleme olmaz.
Akşama kadar bir sürü usta ile muhatap ol, sorunu çözülememiş araçla evine geri dön.
İstenilen paralar dudak uçuklatıcı, bu da işin başka bir boyutu.
Şunu açıklıkla söyleyebilirim: Saniyede çalışmak iyi bir usta olmak zekâ, bilgi, birikim; nitelikli bireyler ister.
Ahlaki boyuta hiç girmiyorum.
Onu sonra konuşuruz.
Ülkenin sanayisi gelişsin, iyi işler olsun isteniyorsa devlet, mesleklerin seçiminde yeni bir yol ve yöntem belirlemeli. Zeki ve yetenekli çocukların meslek liselerini tercih etmeleri sağlanmalıdır.
Zeki ve yetenekli çocuklar, meslek liselerinde okumalı ülkenin sanayisinin gelişmesine katkıda bulunmalıdır.
Avrupa’daki gibi bir sistem olmalıdır.
Bir taraftan meslek öğrenmeli bir taraftan tahsil yapmalıdır.
Meslek liselerinden; yüksek okullara, mühendisliklere sınavsız geçiş olmalı, düz liselerden teknik yüksek okullara ve mühendisliklere geçiş kesinlikle olmamalı…
Öğrenci meslek liselerinden üniversiteye kadar bir alanda yetiştirilmedir.
Anadolu liselerinden mezun olan bir öğrenci iki yıllık bir yüksek okul eğitimi ile bir meslek öğrenemez, hatta dört yıllık bir eğitim bile yeterli gelmez.
Kolay değildir, iki yılda elektrikçi, elektronikçi, bilgisayarcı, muhasebeci, sağlıkçı, tarımcı olmak.
Her biri uzun bir eğitim serüveni ve uygulama alanında yetişme ister.
Öyle iki yıl, dört yıl teorik eğitimle kişi ne teknisyen ne mühendis olur.
Her şey kâğıt üzerinde, teorik; sonuç, kocaman bir sıfır…
Bu kafa ile bir arpa boyu yol alınamaz.
Gündoğdu YIDIRIM
İBRALA.COM