h Dolar 18,8207 % 0.08
h Euro 20,3751 % 0.08
h Çeyrek Altın 1.882,00 %-0,83
h BIST100 4.997,63 %5,16
a İmsak Vakti 06:20
Karaman
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
KARAMAN HABER
KARAMAN HABER
Gündoğdu Yıldırım

Gündoğdu Yıldırım

23 Ocak 2023 Pazartesi

OSMANLIDA MATBAA

OSMANLIDA MATBAA
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bilim insanı, ilmik ilimik dokur, günlerce, aylarca hatta yıllarca çalışır, çabalar, ortaya bir icat, bir buluş çıkarır.
Ortaya çıkan buluşu icadı tüm dünya kullanır.
Tabii ki, icadın, buluşun kullanımı, işe yarama değerine göre değişir… Buharlı makinalar, elektrik, ampul, telefon, telgraf, televizyon…
Matbaanın da bir serüveni vardır.
Çinliler buldu ve Çin’den tüm dünyaya yayıldı.
Matbaa deyip geçmeyin, dünya bu günlere matbaanın icadı sayesinde geldi.
Öğretmen arkadaş, “Bize, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite sıralarında, Osmanlı’ya matbaanın geç gelme nedeni olarak; ekonomik nedenler dediler. Hattatların işsiz kalacağından dem vurdular. Şimdilerde öğrendim ki, temel neden; ekonomik değil, sosyal, kültürel… O dönemde okur yazar insan sayısı çok az; kitap, bir ihtiyaç olarak görmüyor. O nedenle de Osmanlı’ya matbaa geç geliyor. Meselenin özü budur!” diyor.
Düşündüm de öğretmen arkadaş hiç de haksız değildi.
Tespiti çok doğru ve yerindeydi.
Osmanlıya matbaayı İbrahim Müteferrika getirmiştir.
Kitaplar basılmış ama okuyan olmamış…
Okunmayan kitaplar Avrupa’ya gönderilmiş satılsın diye…
Orada da satılmamış…
Çetin Altan (gazeteci – yazar)
“Matbaanın gecikmesine asıl neden, mesleksiz toplum oluşumuz, endüstri devrimi yapamamış olmamızdır. Anadilinin yazma ve okuma boyutuyla ilgilenmeyen bir toplumda, matbaanın gecikmesi normaldir. Soruları şöyle sormak lazım: İstanbul’u almayı mı, matbaayı icat etmeyi mi tercih edersiniz?”
Prof. İlber Ortaylı
“O dönemde Osmanlı’da bilinenin aksine çok az sayıda el yazması var. Bu yüzden tarih ve edebiyat konularında kitap için, matbaaya talep yok. Kitap okunmuyor. Yalnız kalamadığımız ve okuma gibi bir alışkanlığımız olmadığı için toplum olarak, bizim o dönem matbaa talebimiz yok. Okuma yazma eğitiminin miktarında 14. asırdan itibaren düşüklük var. Niyazi Berkes’inki laf değil. Matbaanın gecikmesine asıl neden, matbaaya gereksinim duymayan okuma yazama oranı düşük toplumdur.”
Çetin Altan da İlber Ortaylı da hem fikir bu konuda…
Sonuçta bir icadın, bir buluşun bir ülkeye girebilmesi için o icadın, o buluşun o ülkede ihtiyaç haline gelmesi gerekir.
Osmanlı’da, okur yazar oranı çok düşük; okur yazar yok denilecek kadar az, dolayısı ile de Osmanlı’da matbaa bir ihtiyaç değil.
Avrupa ve Uzakdoğu ülkelerinde ilkel yöntemlerle de olsa kitaplar çoğaltılmış, ciddi bir okuma kültürü oluşmuş…
Matbaa bir ihtiyaç haline gelmiş…
Binlere kitap basılmış…
Dolayısı ile matbaanın sayesinde bilim, fen, felsefe gelişmiş…
Osmanlı, matbaanın ciddiyetini kavrayamamış, kılıçla, kalkanla fetih peşinde koşmuş.
Savaşarak hep iktidar olacağına, iktidar kalacağına inanmış…
Bu inancından hiç vaz geçmemiş…
Kaçınılmaz son gelip kapısına dayanmış…
Yıkılmış, yerine Türkiye Cumhuriyeti kurulmuş…
Osmanlı kültürü hala devam ediyor…
Okuyarak değil, duyarak öğrenmek istiyoruz…
Hangi yayınevi sahibi ile konuşsam: “Bizim ülkemizde okuyandan çok yazan var! Kimse kitap okumuyor!” diyerek, dert yanıyor…
Hiç de haksız değiller…
Okumayan bir toplumuz…
Okumuyoruz…
Okumadığımız gerçeğini görmemiz de engelleniyor…
Bunun en güzel örneği, ülkeye matbaanın geç gelmesinin nedenini alakasız bir nedene bağlamak ve bu alakasız nedeni tüm ülke insanına inandırmaya çalışmak…
Bunu hep yapıyoruz…
Yalancının mumu hesabı…
Bir zaman sonra gerçekler su yüzüne çıkıyor…
Sonuçta insanoğlu işte sorguluyor…
Osmanlı’da matbaanın serüveni bu!

Devamını Oku

BİR SERZENİŞ!

BİR SERZENİŞ!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Neden inançları, idealleri, emirleri yerine getirmez, getirmiş gibi yaparız?
Hep bir savunmamız vardır.
Hep bir mazeretimiz.
Hep haklıyızdır…
İran’da gerçek şeriat yok ki…
O gerçek Müslüman değil ki…
Araplar, Müslümanlığa örnek değil ki…
İyi de nerede gerçek şeriat, gerçek Müslüman, gerçek inanan…
Kimi deseniz, neyi örnek gösterseniz bir eksiği, bir hatası, bir yetmezliği var.
İdeal olan bir örnek yok.
Ara ki bulasın…
Bizde hep böyle…
Yanlış gördüğün, hatalı bulduğun bir şeyi dile getirdiğinde hemen cevap hazır…
İyi de hazır cevap olmak, gerçekleri değiştirmiyor ki!
İnanın değişen bir şey yok…
Kendimizi kandırıyoruz…
Kendimiz çalıp, kendimiz oynuyoruz…
Dostlar alışverişte görsün…
Kendimizi kandırmak hoşumuza gidiyor…
Sorunu görmemek, sorun yokmuş gibi davranmak…
Genel geçer davranış şekli bizim ülkemizde…
Bizimkisi bir aşk hikâyesi…
Öyle gelmiş öyle de gidiyor…
Kimse halinden şikâyetçi değil…
Bir arkadaş ortamında, arkadaşın birisi; “ABD’yi bir hafta içinde yerle bir ederiz!” demişti…
Gözüm fal taşı gibi açılmıştı…
Cesaret edememiştim, “Ahmet! Sorması ayıp ABD nerede?” demeye…
Özgüven patlaması…
“Bir Türk dünyaya bedeldir” sözü çok içselleştirilmiş.
Güçlü, mert, akıllı ve de yenilmez olduğumuz bilinçaltımıza kazınmış…
“Güç, kudret Türklerde var.” mantığı beyinlere işlenmiş…
Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır…
Teknoloji, sanayi, tarım, bilim, ekonomi oda neymiş…
Meselelere hep böyle bakıyoruz…
Söylemler, ideolojimiz oluyor…
“Dünyayı biz yönetiyoruz!” havasına girmek…
Önemli bir aktör olduğumuza inanmak…
Ve dünyaya öyle bakmak…
Bize has…
Bize özgü…
Fena da değil aslında bu ruh hali…
Bu kafadan Avrupalılar da isterse…
Onlara da tavsiye edilir…
Onlar rağbet gösterir mi?
Sanmam!
İşi olmaz onların hayal işleri ile…
Bu kafa bizde var!
Biraz da komşularımızda…
Ruslar mı?
Onların ne Avrupalı ne de Asyalı olduğu belli…
Bize benzemedikleri kesin…
Ukrayna ile ölümüne savaşıyorlar…
Yedi düvele kafa tutmuş durumdalar…
Realistler…
Bizim gibi gerçekleri yok sayarak yaşamıyorlar…
Anlatı yöntemi ile değil yaparak, yaşayarak öğreniyorlar…
Demem odur ki; hayaller Paris gerçekler Suriye…
Ne kadar daha kendimiz çalıp kendimiz oynayacağız…
Gerçeklerden nereye kadar kaçacağız…
Güçlülerin var olduğu bir dünyada nereye kadar…
Osmanlıyı, “Biz çok iyiyiz, biz çok güçlüyüz, bizi kimse yenemez!” kafası yıktı…
Dünya diye bir büyük bir kara parçası var…
Sömürgeler, mandalar boşa değil…
“Emperyalizm” sözcüğünün içi boş değil…
Anlayalım artık…
Eski çamlar çoktan bardak oldu…
Yenidünyanın argümanları çoktan değişti…
Gerçekler gün gibi aşikâr…
Bir yerlerden başlamanın zamanı gelmedi mi?

Gündoğdu Yıldırım

Devamını Oku

VATANI SEVMEK

VATANI SEVMEK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Vatan sevgisi; sanırım en çok önemsenen, gündeme gelen, üstünde durulan, konuşulan konulardan birisidir.
“Vatan sevgisi” tabii ki de çok önemlidir; daha doğrusu en önemlidir.
Var olma, yok olma meselesidir.
“İnsan memleketini niye sever? Başka çaresi yoktur da ondan.”
Meşhur Vizontele filminin, dokunaklı bir yerinde geçen, enteresan bir sözdür ve akıllarda yer etmiştir. İnsana “Yaaa, yaaa…” dedirtir.
Meseleye neresinden bakarsanız bakın sonuç değişmez.
Nedeni ne olursa olsun…
Vatan, vatandır…
Çünkü; Vatan’ın içinde hayatınız, sevdikleriniz, milletiniz, atalarınız, tarihiniz, geçmişiniz, geleceğiniz, namusunuz, onurunuz, refahınız, mutluluğunuz, huzurunuz, hayalleriniz kısacası yaşama, insana ve ulusa dair ne varsa hepsi vardır.
Neticede mevzubahis olan vatandır…
Vatan olmadan olmaz…
Vatansız olmaz…
Her bir yurttaş kendince vatanını sever…
Vatanını sevmeyen yoktur…
Yoktur ama nedense ülkemizde, kişilerin “Vatan Sevgisi” hep sorgulanır, hep de sorgulanmıştır…
Kişiler birbirlerine kolaylıkla, “Vatan Haini” diyebilmektedir.
Ve kişiler kendilerini “Vatansever!” ilan eder…
Sanki tek kendisi vatansevermiş gibi…
En çok da yazarlar, çizerler, sanatçılar, bilim insanları, aydınlar, demokratlar, vatan hainliği ile suçlanır.
Nazım Hikmet, yıllarca bu suçlamaya maruz kalmış bir şairdir.
Bu suçlama ona çok ağır gelmiş olacak ki; “VATAN HAİNİ” şiirini yazar ve “Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.” diyerek devam eder…
Vatanı için on üç yıl yatmış, ömrü sürgünde geçmiş bir şaire yapılabilecek en ağır suçlama vatan hainliğidir.
Sanatçılar, yazarlar, aydınlar…
Hayatlarını vatanları için feda etmiş insanlardır…
Vatanı en çok onlar sever…
Neyse ki, tarih gerçek bir mahkemedir…
Kimin vatansever, kimin vatan haini olduğunu ortaya çıkartır…
Hakkı hakkına teslim eder…
Bizde işler biraz semboller üzerinden yürür…
Değer yargıları, semboller üzerine kurulur…
Şeklen yapılan işler, karşılık bulur…
Gösteriş önemlidir…
Gerçek sevgi nedir?
İyi insan, kimdir?
Çok dert edilmez…
Sevgililer gününde alınan bir çiçek, en büyük sevgi gösterisi oluverir…
Ya da klasik bir örnektir; ceket iliklemek en büyük saygı göstergesidir.
Çocukların okudukları şiir, derste öğretmenin söylemleri, toplulukta söylenen cümleler…
Vatan, millet, Sakarya edebiyatları…
Hep bir söylem cümleleri…
İyi de hiç mi karşılığı olmaz, yaşamda bunların…
Toplum karşısında atılan nutuklarda, arkadaş ortamlarında, televizyon ekranlarında, sosyal medya mecralarında aradık sevgiyi…
Vatan sevgisini, öyle bir noktaya indirgedik ki, sevginin içini boşalttık, sembollere indirgedik.
Sevmenin, davranışlarda olduğunu unuttuk…
Yerden bir çöpü almayan, amme için yapılan bir işi enayilik olarak algılayan, “devletin malı deniz yemeyen…” diyen bir noktadayız.
Sevmek başka bir şeydir.
Seven insan zarar vermez…
Zarar vermeyi bırakın, korur, kollar…
Sahiplenir, güzelleştirir…
Maalesef, vatan sevgisi konusunda ciddi bir sıkıntı var…
Kimsenin toplumsal kaygıları yok…
Ben duygusu almış başını gitmiş…
“Her koyun kendi bacağından asılır.” atasözü ruhumuza işlemiş, yaşam felsefemiz olmuş.
Az çalışmak, yorulmamak, sorunları görmezden gelmek, yapar gibi görünmek, başkalarını da işinden alıkoyup kendisine yandaş etmek bir marifet sayılmış…
“Gemisini kurtaran kaptan!”
Öyle mi?
Ülke yoksa gemi de yoktur…
Irak, Suriye, Libya, Tunus…
Bu ülkelerin halkı nerede?
Denizi de gemiyi de kaybettiler…
Sevmek, şeklen değil ruhen olduğu zaman anlam kazanır…
Ürettiğin, emek verdiğin, paylaştığın zaman, ülke ayakta kalır…
Ülke olarak gerçek sevgiyi öğrenmemiz gerek…
Sembollerle örülmüş bir sevgi, içi boş bir sevgidir…
Bize, Japonların vatan sevgisinden lazım…
Yoksa yok!

Gündoğdu Yıldırım
ibrala.com

Devamını Oku

Saf tutmak

Saf tutmak
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsanların hep cahilliğinden şikâyet eder; yazılarımı, bilmek ve öğrenmek üzerine kurarım.
İnsanların, değişimi, gelişimi önemlidir, çünkü insanlar; bilir, öğrenir, üretirse, değişir, gelişir, uygarlaşır.
Ne kadar bilgi o kadar medeniyettir…
Medeniyetin olmadığı yerde, huzur, barış, gelişme olmaz.
Sizler de kabul edersiniz ki, bilgili insanlar değiliz.
İşin garip yanı, bilgisiz olduğumuzu da bildiğimiz yok.
Bilgisizliğin hüküm sürdüğü bir cahiliye dönemi ile karşı karşıyayız.
Biliyorum diyenler, bildiğini sananlar, aslında hiç bilmiyor…
Kimsenin bir şey bildiği yok.
Çocukluktan beridir, okumuşların çok bilgili olduğunu sanırdım.
Okumuşluk önem arz ederdi…
Onlara saygı duyar, onlar gibi olmak isterdim.
Zaman içinde öğrendim ki, okumuşlar da bilmiyormuş…
Bilmedikleri bilgi için de kendilerince saf tutuyorlar…
Taraftar mantığı ile bakıyor meseleye…
Haklı haksız; doğru, yanlış aramıyor…
İşin bilgi kısmına bakmıyor…
Toplum kamplara ayrılmış…
İkiye bölünmüş…
Yanlış da yalan da olsa kendi adamının, kendi yandaşının, kendi mahallesinin söylediği bilgiyi doğru kabul etmiş.
Bilginin doğruluğunu arayan yok…
Kimin söylediği önemli…
Bizden mi, onlardan mı?
Okumuş cahillik…
Ha okumuş!
Ha okumamış!
Garip bir durum var, ortada…
Okumuşluk, doğruya doğru, eğriye eğri diyebilmeyi gerektirir.
Okumuş; kimin, neyi, nasıl yaptığına bakmadan, yapılan işin doğruluğuna, eğriliğine bakıp, meseleyi bilimsel bir temelde değerlendirip, sonuca bakıp, doğruya doğru, eğriye eğri diyebilmelidir…
Bir okumuşu, cahilden ayıran da budur.
Saf tutmak…
Taraf olmak…
Cahil insanların davranış tarzlarıdır.
Cahiller için, yapılanın doğruluğu, yanlışlığı önemli değildir.
Kimin yaptığı önemlidir…
Onlar için iyi kötü kavramları, tuttukları safa göre değişir…
Hem cahilliğe tepki gösterip hem de cahil insanların aynı tavır ve davranış şeklini göstermek, bir okumuştan beklenen bir davranış şekli değildir.
Maalesef ülkenin okumuşunun pozisyonu budur.
Bir saf tutma hezimeti alıp başını gitmektedir.
Doğrular, yanlışlar birbirine girmiş, neyin doğru neyin yanlış olduğu anlaşılmaz olmuştur.
Cem Karaca’nın, “Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete” şarkısı ne kadar anlamlı:
“Yol dediğin yol gibi
Ulaşmalı bir yere
Biz dön baba dönelim
Geliyoruz aynı yere
Bu döngü kısır döngü
Başı var da sonu yok
Dönüyorum dönemiyorum
Sonunda bir çıkış yok.”
Tam bizi anlatıyor, saf tutalım da ne olursa olsun…
Safımız belli olsun!
Gündoğdu Yıldırım
ibrala.com

Devamını Oku

İLLE DE SANAT!

İLLE DE SANAT!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İsterseniz söze Atatürk’ün sanatla ilgili söylediği sözlerle başlayalım:
» Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hatta cumhurbaşkanı olabilirsiniz fakat sanatçı olamazsınız.
» Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.
» Sanatkâr, toplumda uzun çaba ve çalışmalardan sonra alnında ışığı ilk duyan insandır.
» Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa, tam bir hayata sahip olamaz. Bir milletin sanat yeteneği güzel sanatlara verdiği değerle ölçülür.
» Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.
Atatürk, sanatın ve sanatçının önemini çok iyi bir şekilde anlatmıştır.
Sanat ve sanatçı ile ilgi söylenecek çok şey vardır…
Büyük düşünürlerin, felsefecilerin, sanatçıların sanat ve sanatçı ile ilgili sözleri şöyledir:
» Güzel bir resim, iyi bir arkadaş gibidir. Eşlik eder, rahatlatır ve ilham verir. Hedy Lamarr
» Sanatın ve özgürlüğün şerefine içiyorum. Bu harika serüvenin hiçbir zaman bitmemesi dileğiyle… Jason Mraz
» Sanat, bir şeyi yoktan var edip, satmaktır. Frank Zappa
» Sanatçının görevi soru sormaktır, cevaplamak değil. Anton Çehov
» Sanatta şart yoktur çünkü sanat özgürdür. Wassily Kandinsky
» Ulusal sanat ve ulusal bilim yoktur, ikisi de tüm üstün ve yüksek değerler gibi, tüm dünyanın malıdır. Johann Wolfgang Von Goethe
» Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı. Albert Camus
» Bir ülkede, akıl ve sanattan çok maddi servete kıymet verilirse bilinmelidir ki orada keseler şişmiş, kafalar boşalmıştır. Friedrich Nietzsche
» Sanat eserleri, bir medeniyeti sonraki nesillere anlatan şahitlerdir. E. G. Benite
» Bilim ve sanat uzun, ömür kısadır. Hipokrat
» Bilim ve sanat, takdir edilmediği yerden göç eder. İbn-i Sina
İlle de sanat…
Dünya sanatın üzerine kurulmuştur.
Sanatın olmadığı yerde yaşam da olmaz.
» Ne kadar sanat o kadar yaşam! G. Yıldırım
» Sanatsız bir toplum, yaşamı olmayan bir toplumdur. G. Yıldırım
» Yaşam eşittir sanat. G. Yıldırım
Toplumsal veriler, yaşamda sanatın ve sanatçının ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
İlle de Sanat!
Festivaller, şenlikler, sergiler, konserler, fuarlar…
Tiyatrolar, sinemalar, gösteriler, söyleşiler, dinletiler…
Yaşamın var olduğunu göstermek için değil mi?
Dinlediğimiz bir müzik, baktığımız bir resim, okuduğumuz bir kitap…
İnsan olduğumuzu hissettirmiyor mu?
“Düşünüyorum öyleyse varım!” Descartes
Düşündüren, güldüren, hüzünlendiren, sevindiren, coşturan…
Sanatın ta kendisidir.
» Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın. Tolstoy
Başkalarının acısı duyabilmek…
İnsan olmak, demektir.
İnsan olabilmek sanatla mümkündür…
Sanat yoksa aslında insan da yoktur…
İlle de Sanat!

Gündoğdu Yıldırım
ibrala.com

Devamını Oku