h Dolar 16,1920 % -0.96
h Euro 17,4658 % -0.96
h Çeyrek Altın 1.577,00 %-0,56
h BIST100 2.438,84 %-0,49
a İmsak Vakti 02:00
Karaman 22°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
KARAMAN HABER
KARAMAN HABER
Tevfik DEMİR

Tevfik DEMİR

07 Şubat 2020 Cuma

Doktor İsa

Doktor İsa
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Doktor İsa
Askere gitmeden önce 1950–1952 yılları arasında İstanbullulara ait İslâhiye’nin çeşitli köylerinde pamuk ve hububat ziraatı yapan bir şirketin çiftliğinde traktör sürücüsü olarak çalıştığımı yazmıştım.
Oradaki bazı olaylar sebebi ile benden önce gelip bu çiftlikte çalışanların çoğu aralarındaki kavgalar sonunda kovulduklarından çiftliğin müdürü beni çağırmış ve “Oğlum senin gibi temiz ve çalışkan işçilere ihtiyacım var. Tanıdıkların varsa mektup yaz gelsinler” dediğinde birinci sene çok sevdiğim arkadaşım Hüseyin Demirtaş’ı çağırmış, yazı burada birlikte çalışarak bitirmiş, kış aylarında da köye dönmüştük.
İkinci yıl baharda çiftliğe dönerken çiftlik müdürü Hamit beyin, çiftliğin arazilerini biraz daha genişleteceğini, bizim gibi çalışkan birkaç kişiyi daha getirebileceğimizi de tembihlediği için ikinci baharda çiftliğe dönerken başta akrabamda olan Ali Karayumak, arkadaşlarımızdan Hasan Ünlüer’le birlikte İsa Duysak adında bir arkadaş da vardı.
İsa bizim gibi Ziraat Alet ve Makineleri Kursuna gitmediğinden, oraya ara işleri veya bize yaptığımız işlerde yardımcı olmak için geliyordu. Bu arkadaşımız fazlaca hayalci, şakalarında ciddi görünen ve ayni zamanda hoş sohbet birisiydi.
O yıl çiftliğe geldiğimizde, daha önceleri iki üç adet çeşitli marka traktör ve ekipman varken, bu yıl paletli başka bir traktör, biçerdöver ve bunların ekipmanları da alınmış, yalnız Elbistan Höyüğü arazilerinde yapılan tarım, bu yıl Toplama, Kürdi kanlı, Katrancı, Kırkağaç Bel pınar ve Örtülü köylerinden kiralanan yeni arazilerin katılımıyla, işleyeceğimiz arazi miktarı da çoğalmıştı.
Çiftlik Müdürü Hamit Bey’in daha önceleri Ceylanpınar Devlet Üretme çiftliğindeki idareciliğinden tanıdığı Süleyman adında bir ustabaşı ve Mengenli Reşit adında bir de aşçı getirdiği gibi, Hamit beyin ta Batı Trakya’daki Yunanlılar tarafından istimlâk edilmiş arazilerinden tanıdığı pehlivan yapılı şimdi adını unuttuğum bir kâhyamız bile olmuştu.
İşleyeceğimiz araziler aramızda taksim olunmuş olup, ben ve arkadaşım Hüseyin Demirtaş geçen yıl da kullandığımız Case ve Johdere marka iki traktörle, yeni kiralanmış olan Toplama köyünün arazilerinde çalışmaya başlamıştık. Bu köy çiftliğin bulunduğu yere epeyce uzak olduğundan, yanımıza da yardımcı olarak işte bu İsa adındaki arkadaşımızı almıştık. İsa bizim yemeklerimizi hazırlar, traktörlerin bakım ve ikmali sırasında bize yardım da ederdi.
Oralar yaz aylarında çok sıcak olduğundan, geceleri çalışır, gündüzleri de mahruti çadırımızın alt uçlarını açarak birazcık serinleyen havasında akşama kadar uyumaya çalışır ve dinlenirdik.
Yine bir gün sabaha kadar tarla sürerek çalışmış, uyumak, dinlenmek ve traktörlerin ikmalini yaparak akşama hazır vaziyete getirmek için çadırımıza geldiğimizde arkadaşımız İsa’yı bulamadık. Korkmuştuk. Burası Suriye sınırına yakın olduğu için, bilhassa geceleri kaçakçıların ve hırsızların cirit attığı yerlerden biriydi.
Belki de bitişik köyde bizden çalışanların yanına gitmiştir demiş isek de, yine içimiz rahat değildi. Yorgun, uykusuz ve açtık. Şu anda başka bir yapacağımız olmadığından, o yıllarda kullanılan gaz ocağının üzerine koyduğumuz çay suyunun kaynamasını beklerken kumanyamızdan zeytin peynir gibi katıklarımızı da hazırlamaya başlamıştık.
Bir ara çadırın kapısından, uzakta biri atın üzerinde, diğeri de atın yularından çekerek bize doğru gelen iki kişiyi gördüm ve arkadaşıma birilerinin bu tarafa doğru geldiğini söyledim. Adamlar.. İyice yaklaştığında ise, atın üzerindeki şahsın bizim İsa olduğunu anladık ama ilk önce buna bir anlam verememiştik. Biraz daha yaklaştıklarında, atın üzerindeki arkadaşımız elini ağzına götürerek susun, bir şey söylemeyin işaretini veriyordu.
Ben ve arkadaşım Hüseyin şaşkın şaşkın onlara bakarken, yabancı adam “Kusura bakma doktur bey, seni gece epeyce yorduk. Allah senden razı olsun. Hastamız akşamdan şimdi daha iyi” gibi sözlerle birlikte İsa’nın attan inmesine yardım ederken, diğer taraftan bir hayli ağır heybeyi de çadırın önüne kadar getirip koymuş ve içindekileri alarak heybeyi boşaltmamızı söylemişti..
Biz heybenin içindeki yoğurt, taze peynir ve yumurtadan oluşan yükü boşaltırken, İsa adama “Korkmayın hasta artık tehlikeyi atlattı. Ben bir aralık uğrar yine bakarım” diyordu.
Adam gittikten sonra, biz bir taraftan gülerken, diğer taraftan da hayret, merak ve hatta şaşkınlık içindeki sorularımıza, İsa ciddi ciddi “Ne yapayım yani, adam gecenin bir yarısı kapımı çalmış, ağır bir hastası için şifa arıyordu. Kendisine ben doktorum dedim. (İçinde Aspirin, Opon ve Gripin gibi basit ilaçları koyduğumuz çantayı da göstererek) şu çantayı da beraberimde götürdüm dedi ve devamla.
Oraya vardığımda düşük yapmış, kanaması olan bir kadın hastayı gösterdiler. Orada bulunan develerinin pisliğini sacın üzerinde iyice pişirttikten sonra, incecik dövdürüp, sıcak sıcak kadının altına serdirdim. Bizim çantadan bir Aspirin ile bir Opon’u da dağ çayı ile arka arkaya içirdim. Hasta terlemiş, sancısı kesilmiş ve ferahlamıştı. Ben buraya gelirken hasta eski halinden çok iyiydi dedi.
Bir gün sonra bize yine taze peynir ve yoğurt getirdiler. Anlattıklarına göre kendilerine halk arasında göçerler deniyormuş. Küçükbaş koyun, keçi ve develerini otlatmak üzere buralardaki köylerde kira ile tuttukları meralarda hayvanlarını otlattırdıklarını söylediler.
Hayvanlarının iki gün önce başka bir köye gittiğini, ancak bu hastaları için mecburi olarak birkaç kişi burada kaldıklarını, hastanın da, bizim doktorun tedavisi ile şifaya kavuşmuş olduğundan, yarın buradan ayrılacaklarını anlattılar. Bize de son bir defa teşekkür etmek için uğramışlar. Vedalaştık ve ayrılıp gittiler.
O günlerde çayımızın yanında yalnız zeytin ve peynir varken, bizim Doktor İsa’nın sayesinde artık taze peynir ve yumurta da vardı. Hüseyin’le sonradan enişte-kayın olan, ancak her ikisi de artık Ahrete göçen bu arkadaşlarıma Allahtan rahmetler dilerim.

Tevfik DEMİR
Konyadaki Yeşildereli
.
İnsanları ağlatmak kolaydır, hatta güldürmekte;
Fakat bir tebessümün içine sararak düşündürmek,
İşte hakiki Sanatkârın dehasıdır.
Cenap Şahabet

Devamını Oku

Çocukluğumdaki İbrala 8

Çocukluğumdaki İbrala 8
0

BEĞENDİM

ABONE OL

dere3Yukarı ve Aşağı dere :
Çocukluğumda köyün tüm meyve ve sebzeleri; köye çok yakın olan Yukarıdere, Aşağıdere, Bağaltı ve henüz bahçe şekline dönüştürülmemiş olan Karşıyaka’daki sulanan tarlalarda yetiştirilirdi.
Bilhassa Yukarıderede’ki bahçeler, Aşağıdere’ye göre, daha çok olduğundan, ilkbahar aylarından başlayarak, son güz aylarına kadar, her zaman kalabalık ve şenlikliydi. Burada bir de, o yıllarda suyla dönen, Kocaağalara ait, adına Yukarıdeğirmen denilen değirmen vardı ki, bilhassa güz aylarında; köyün, yakın köylerin, un ve bulgurlarını öğütürken, çok kalabalık ve hatta panayır yerine dönerdi.
Çocukluğunu Yukarıdere’de geçiren biri olarak biliyorum ki, ufacıkta olsa, bu bahçelere çok önem verilir ve fazla verim almak için, taa kış aylarından itibaren, o yıllardaki tek gübre çeşidi, hayvan gübresi (çiftlik gübresi) ile bol bol gübrelenirdi.
Hemen hemen bahçelerin tümünde, kocaman ulu ceviz ağaçları bulunurdu. Çoğu kez köyden çıkıştan itibaren, taa ‘İbili’ denilen yere kadar, bu ceviz ağaçlarının gölgesinde yürünürdü. Bilhassa bahar aylarında, ana/baba kokusu da denilen, yenice açılan bu ceviz ağaçlarının yapraklarının kokusunu, yol boyu burnunuzda hissederken, sol tarafınızda Aşağıdeğirmen argının, hafiften kulağınıza gelen şırıltısını duyar, nerede olduklarını asla göremediğiniz, çalı bülbüllerinin ve diğer ötücü kuşların, kulağa hoş gelen sesini duyardınız.
Sağınızda ki bahçelerde çiçeğini erkenden açan ayva, erik, vişne ve kaysı gibi ağaçların bembeyaz çiçekleri ruhunuzu okşar, uzunca süren kış aylarının, ruhunuza çöken bütün olumsuzluklarını, üstünüzden atar, ferahlanırdınız.
Bahçeler o yıllardaki adetlere göre, öküz çifti ile aktarılır, ikilenir, sonra da, ekilecek sebze çeşidine göre, iki kişinin kullandığı “dartma” ile, karıklar yapılır ve ilk tohumlardan, fasulye ve buna benzer tohumlar ekilir, çarşıdan alınmış olan soğan ıskaları, özel olarak düzeltilen, yerlerine dikilirdi.
Karşıyaka’daki tarlalar daha geniş olduğundan, buraların kıraç yerlerine; arpa, buğday, sulu olan yerlere de; çokça mısır, haşhaş ve sebze ekilirdi. Karşıyaka denilen buralar, bahçe şekline henüz dönüşmedikleri için, meyve ağaçları da yok gibiydi.
İşte o yıllarda; henüz ulaşım zorluklarından, Denircik, Kayaönü ve Ova gibi arazisi daha geniş olan mevkilere gidilemediğinden, köyün hem meyve hem de sebze ihtiyaçları, yukarıda saydığım, köye yakın mevkilerden karşılanıyordu.
O yıllar; son zamanlarda çıkan elma çeşidinden Amasya, Golden ve Starking denilen elma çeşitleri bilinmez, bunların yerine, yalnız “teker elma” dediğimiz, mevsimlik bir elma ve bir de “ekşi elma” dediğimiz, elma çeşidi ve o yıllarda bilinen armut, ayva, şeftali, üzümerik ve karaerik, vişne ve çok az bilinen aşıkiraz’dan başka meyve çeşidimiz hemen hemen yoktu.
Kimyevi gübre, meyve ve sebzeler için, zirai ilaçların hiçbiri bilinmez, hem meyveler ve hem de sebzeler, bugünlerde hasretini çektiğimiz, özel tatları, rayihaları ve kokuları ile tadılır ve yenilir, kendilerinden şifa beklenirdi.
O yıllar; yolların, nakil vasıtalarının bulunmadığı yıllar olduğundan, bütün köylerde ve hatta şehirlerin çoğunda olduğu gibi, bizim köyde de, dışarı ile irtibat olmadığından, insanlar sebze ve meyvelerini, ancak kendileri yetiştirdikleri zaman yeme imkânına kavuşurlardı. Bu da, birkaç aylık bir müddet içinde tüketilir veya aniden gelen bir soğukla, yok olup giderdi.
Meyve ve sebzelerle ilgili olarak, o yıllardaki bazı deyimleri ise, şöyle hatırlıyorum.
Gökçe baylık, bir aylık:.Burada gökçe; meyve ve sebzeyi, baylık bir aylık ise; bunların ömürlerinin de bir ay içinde sona ereceğini, ya yenip tükeneceğini veya bir soğuk neticesinde yok olacağını anlatıyor.
Göğü tattık, derdi attık: Artık yaz geldi. Bu mevsimde yetişen ve şifa veren meyve ve sebzeleri yiyerek, daha sıhhatli olduk.
Çıktı bostan, ayrıl dosttan: Yetiştirdiğin sebze ve meyveler, ancak sana yeter, bunları başkaları ile paylaşma.
Geldi güz, dostunu düz: Artık güz ayları geldi. Çok zor geçecek kış ayları için, kendine arkadaşlar, dostlar bul..

Köyün renkli kişileri :
Eski yazılarımdan birinde; köyümüzde bulunan renkli kişilerden Deli Elif, Haşhaş İbrahim ve Deli Hüseyin’den biraz bahsetmiştim. Haşhaş İbrahim; halim selim, kimseye zararı dokunmayan, bir şey istemeyen, yalnız verirsen alan biriydi.
Hüseyin ile ayni yaşta olduğum için, O’ndan da korkacak bir durumum yoktu. O da zararsız biriydi. Elif ise; bunlardan tamamen farklı, vurdu, kırdı birisi olduğu gibi, kızdığında karşısında kim olursa olsun, ağza alınmayan küfürleri savurur, gücünün yettiğini döver veya korkutarak elindekileri ve hatta cebindekileri zorla alırdı. Ki bilhassa Hüseyin’i tenha bir yerde kıstırdığında; “Çıkar lan cebindeki paraları!” der, O’ndan çok korkan Hüseyin; “Al Elif aba, al” der, cebindekilerin tamamını çıkarıp verirdi.
Gündüz boyu köyde dolaşan Elif, akşamları Kafarkızı da dediğimiz, Emine Teyzenin, seki altında, mitilinde yatar, sabahları yine köyde, belli işine dönerdi.
Biz çocukken Elif orta yaşlıydı. Hakkında söylenenlere göre; tek çocuğunu boğarak, bizim Yukarıdere’ye giderken geçtiğimiz, Devlingeç Koyağına gömmüştü. Bu nedenle, herkes gibi, ben de ondan korkardım.
Elif yıllarca köyde bu şekilde yaşamını sürdürdükten sonra, Belediyenin yeni aldığı otobüsün son koltuğunda, o yıllardaki belediye yetkililerin hoş görüşüne de sığınarak, sabah erkenden Karaman’a varır, orada gerekli icraatını yapar, akşam da aynı otobüsle köye dönerdi. Elifin oturduğu koltuk, otobüsün arkada son koltuğu olup, oraya “Elifin yeri” denirdi Sonradan Elif, Karaman’a ve oradaki bol bahşişe kavuştuğundan, Karaman’a yerleşmiştir
. Böylelikle de; köyde bulunan diğer renkli kişiler, Elif’in şerrinden kurtuldular. Deli Hüseyin’in topladığı paralar, artık tamam olarak yerini bulduğu gibi, Haşhaş İbrahim’le takışan olmaz, Çolak Kız da, Perşembe günü cumalığını bol bol toplardı. Elif’i ise artık Karaman’da İrebiş ile cebelleşirken görürdük ki, orada ölmüş ve orada defnedilmiştir..
Deli Hüseyin:
Hüseyin bildiğim kadarı ile 1932 doğumluydu. Ona nasıl deli diyorlardı bilmiyorum ama o yıllardaki Yeşildere’nin üç mahallesinde, 200’ün üzerindeki hanede yaşayan, iki binden fazla nüfusun büyük bir çoğunluğunun adını ve soyadını bilirdi. Hüseyin, Elifin Karaman’a gitmesinden sonra çok rahatlamıştı.
Bilhassa son yıllarda Avrupa’ya çalışmaya gidenleri veya memuriyet sebebi ile köyden ayrıldıktan sonra, izinli gelenleri bizzat takip eder, hemen onun evine gelerek, hoş geldin der, verilen dolgunca bahşişi aldıktan sonra “Tamam makbuzu kestik!” diyerek oradan ayrılırdı.
Hüseyin babadan öksüz birisiydi. Ancak ağabeyi Ali Osman O’na son derece sahipti. İlk yıllarda bayağı temiz iken, ağabeyinin vefatından sonra, bakımı yalnız yengesine kalmış, yaşı ilerlediğinden, bir kadının O’nu çekip çevirme imkânı da, kısıtlı olduğundan, son yılları, epey zor ve meşakkatli geçmişti. Sonunda Yeşildere’de vefat etmiş, Aşağımezarlıkta ağabeyi Ali Osman ve atalarının yanına defnedilmiştir. Allah rahmetini ondan da esirgemesin.
Urkuya:
Urkuya; Aşağımahalle’de annesi ile yaşayan, kulağı duymayan, dilsiz, kimseye zararı olmayan, biriydi. Biz okula giderken, aşağı yukarı her sabah, O’nu Aşağıçeşme’de yüzünü yıkarken görürdük. Çeşmenin ülüğünden avuçlarına aldığı bol ve soğuk suları, yüzüne her çarpışta, “püf” diye bir ses çıkarır, ve bu yüz yıkama dakikalarca sürdüğünden, çeşmeye su doldurmak için gelenler, O’nu dakikalarca beklerdi.
Çocukluğumda evimizin önünde oynarken anam “Çocuk uyuyor. Ben su doldurmaya çeşmeye gidiyorum. Çocuğa göz kulak ol” dedikten bir müddet sonra, anamın evimizden gelen çığlığını duyduğumdan, koşarak vardığımda; Urkuya’nın kucağındaki çocuğu almak için çabaladığını, O’nun ise vermemek için direndiğini gördüm.
Anlaşıldı ki; Urkuya açık olan evimizin kapısından girmiş, uyuyan çocuğu kucağına bastırarak, hem ağzından ve hem de burnundan devamlı öptüğünden, anam çocuğu ondan zorla aldığında, havasızlıktan mos mor olmuş bir durumdaydı. Tabii ki oyuna dalıp çocuğu unuttuğumdan, beni de birazcık çırpıştırmıştı.
Çıbığın altı:
Çocukluğumda; şu anda Mustafa Uysal ve Mehmet Uysal’ın çocukları üzerinde olan iki katlı binaların, hemen duvarlarına dayanmış, genişçe kalınlıkları ve epeyce de uzunlukları bulunan, üzerlerine oturulduğu zaman 25–30 kişiyi alabilen, yuvarlak ağaç kütükleri, yer alırdı. Binanın kapıları daha ziyade başka yönde olup, mesken olan ikinci katların pencereleri yola bakıyorlarsa da, pencerelerin hemen altında, iki büyük asma (Çıbık) ağaçlarının kolları, demin bahsettiğim kalasların üzerlerini tamamen kaplayarak, adeta bir çardak oluşturur, buraya da o yıllarda ÇIBIĞIN ALTI denirdi.
Burası; o yıllar, uzun yaz günlerinin, ağır ve yorucu işlerinde, gün boyu çalışan köy halkının erkeklerinden bazıları, akşama doğru biraz nefes alıp serinlemek, o gün köyde olanların havadisini almak, ertesi gün için de, yevmiyeci veya keşikçi bulmak, en önemlisi de, oranın müdavimlerinin, nükteli sohbetleriyle bir parça da olsa yorgunluğunu unutmak için, buraya uğrarlardı.
Ah keşke zamanı ve mekânı, yani o gün ve insanlarını bugüne getirebilme, orada geçen konuşmaları, bilhassa nükteli, hicivli sohbetleri, tekrar yaşayabilme imkânımız olabilseydi. Hele hele, o havayı ve sohbetleri bugünkü yeni nesile olduğu gibi aktarabilseydik. Ben eminim ki; bugünkü gençlik dâhil, bütün insanlara maddi yönden olmasa bile, manevi yönden yorgun, ümitsiz gönüllere ve zamanın amansız hastalığı strese, en büyük şifa kaynağı olurdu.
Burada; aynı zamanda halk arasındaki ufak tefek şikâyetler de dinlenir, muhtar ve azaların yardımı ile, hemen oracıkta halledilir, tatlıya bağlanırdı. Ancak, demin de belirttiğim gibi, buranın esas mevzuu; mizah, nükte, esprilerin gırıla gittiği, kahkahaların taa uzaklardan duyulduğu, bir yerdi.
Köyde bulunduğum bir gün; ikindi üzeri, evimize kadar gelen kahkaha seslerini duyduğumdan, oraya yaklaştığımda gördüğüme göre; rahmetliler Belediye Başkanı Kadir Alpelli başta olmak üzere, Kadiris Dayı, Muhtar Topal Osman, Azılı Ali Ağa, Kocaağaların Ömer Dayı ve bunlara benzer, o günün köyün kalburüstü şahıslarından 25–30 kişi, yine orada, yani Çıbığın Altında toplanmışlar, Elif ile Haşhaş’ı da aralarına almışlardı.
Haşhaş, Elife; “Al gız şu gorayı, git. Ben gelinceye kadar evi temizle, yemeği yap” dediğinde, Elif; pür hiddet ve yüksek bir sesle “Senin evini de, seni de” diye başlayan, o meşhur küfrünü savururken, bütün gücüyle, Haşhaş’a saldırıyor, ancak, ikisi arasında bulunanlar, Elif’in elini tuttukları için, hücumu boşa giderken, oradakiler de kahkahalarla gülüyorlardı.
Yine, birinin Haşhaş’ın kulağına fısıldadığı, Haşhaşın da, Elif’e yüksekçe bir sesle “Sobayı yaktıktan sonra, üzerine su güğümünü koymayı da unutma. Akşam çimeceğiz” demesi üzerine, Elif, bu sefer, biraz ağırdan alan, aradaki şahsın boş bıraktığı yerden, Haşhaş’a bir iki yumruk attığından, zavallının burnu kanamıştı.
Kahkahalar devam ederken, toplanan bahşişler kendilerine verildiğinde, ikisi de hayatlarından memnun olarak, oradan ayrıldılar.
Son yıllarda artık kahvehaneler de çoğaldığından, Çıbığın Altı da özelliğini kaybetmiş ve tamamen unutulup gitmişti. Ancak oranın hemen karşısında, köşenin başındaki dükkânda, lakabı Dom Osman olan, rahmetli Osman İpekdal Dayı, manifatura dükkânı açmıştı.
Arkadaş ve yoldaşları, yine rahmetliler Topal Musa, Azılı, Kıyıcı İbrahim, Hacı Alilerin Osman ve babam Bevvap Mustafa ve bunların sohbetlerini seven köyden kişilerdir.
Dom Osman’ın dükkânındaki, sohbet ve şakaların da, o eski Çıbığın Altı sohbetlerini aratmayacak kadar güzel olduğunu söylerler.
O Muhterem kişiler, artık bu gün ya köydeki veya Karamandaki kabirlerinde mahşere kadar sürecek ebedi uykularını uyumakta olup, bizlerden tek istekleri, anılma ve ruhlarına göndereceğimiz birer Fatiha’dır. Ruhları şad olsun.
Devam edecek

Tevfik DEMİR
Konya’daki Yeşil dereli

Devamını Oku

Çocukluğumdaki İbrala 7

Çocukluğumdaki İbrala 7
0

BEĞENDİM

ABONE OL

yesildere_4_20091214_1128738451
Camiler ve Din Adamlarımız.:
Köyün muhtelif semtlerindeki beş adet camilerinde, her gün dolup taşan cemaati ile, namaz kılınırdı. Dini bayramlarda ise, bayram namazı; biri aşağı Kilise Camisi, diğeri de Kale Camisi olmak üzere, iki yerde bütün köyün erkeklerinin iştiraki ile kılınırdı.
Ben ve benim gibiler, herhalde köyü yukardan seyretmek için olacağız ki, Kale Camisine giderdik. Çok erken gelip, sabah namazını da burada kılanlara, imam bayram namaz vaktine kadar vaaz verirken, biz çocuklar da; kaleden köyün dört tarafını ve çevremizdeki dağları seyrederdik. O yıllar kalenin kuzey tarafı tamamen mezarlıktı.
Bayram namazından sonra mahallede; birkaç yerde yalnız erkeklerin iştirak ettiği evlerden gelen yemekler yenirdi. Biz çocukların sofrasına konulan; en son pişmaniye tabağı olurdu ki, bunu ancak gözü açlar ve o güne kadarki tecrübeliler yiyebilirdi. Çünkü tabak ortaya konulur konulmaz, hemen hücum başlar, iki üç saniye içinde, kapanın elinde kalırdı.
Artık guruplar halinde; Ramazan Bayramı ise şeker toplamaya, Kurban Bayramı ise et yiyeceğimizi umduğumuz evlere giderdik. Ramazan günlerinde; akşam namazına gidenler, Müezzin Topal Osman Dayının ezenlikten; “Tanrı uludur”, “Tanrı uludur” sesi ile, oraya gelenlerin, çokça yanlarında getirdikleri peynir sıkmasının, yarısını olmayana verir, birer lokmada yedikten sonra, namaz için camiye girilirdi. Yatsı Namazından hemen sonra da, Teravih Namazı kılınırdı.
Bizim Aşağı Cami de dediğimiz, Kilise Camisinin; 1645 yılında, Hacı Ali adında biri tarafından kiliseden camiye çevrildiğini, bir tarihi kitaptan okumuştum. Yukarı Cami dediğimiz Şabaniye Camisi ise; bugünkü belediye binasının olduğu yerde, hemen batı tarafından, altı kahve, üzeri de halkevi ve muhtar odası olup, ahşap merdivenle çıkılan binaya, bitişikti. Caminin kapısı doğu tarafta olup, onun karşısında da, Yukarı Çeşme dediğimiz çeşme vardı ki, cami bugün daha doğuya, Kakilli Dayının varisleri tarafından hibe edilen arsaya, taşınmıştır.
Eski yıllarda bu caminin güney tarafındaki küçücük bahçesinde mezarlar vardı ki, bu mezarların başka yere nakli sırasında, yıllar önce ölen birinin hala çürümediği, kefeni ile birlikte nakledildiği söylenirdi. Çok küçükken, o caminin hemen yanından, Aşağı Çeşmeye doğru yol üzerinde; baraka halinde dükkânları, bu dükkânlarda ayakkabı tamiri yapan kişileri, hatırlıyorum.
Bilindiği gibi köyümüz çok eski tarihlerden beri bir yerleşim yeridir, Oradaki sabit noktalardan biri de, Kalesi olup, adeta oranın bekçisi gibidir. Uzun yıllar önce okuduğum İbrahim Hakkı Konyalı’nın bir eserinde; Kaledeki kuyudan bahsederken, köyün düşmanlar tarafından kuşatılması sırasında, köy halkı, kıymetli varlıklarını, bu kuyunun sorumlusuna teslim eder, tehlike geçtiğinde ise, geri alırlarmış.
Bir zamanlarda, buradaki caminin taban tahtalarının değiştirilmesi sırasında, tahtaların altındaki toprağın ıslak ve yağlı olduğunu, bunun da, buraya zorla toplanan insanların, toptan yakıldığı anlamını taşıdığını yazmıştı.
O yıllarda tanıdığım din adamlarımızdan, Mısırda okuyup dönen ve Karamanda uzun yıllar Yunus Emre Camisinde hatip ve imam, Ramazan aylarında da, yine Karaman’daki Araboğlu Camisinde hatim ile teravih namazı kıldıran, bazen de, köye gelerek, oda ve camilerde verdiği vaazlarını dinlediğim, eşimin de amcası Müderris İsmail Uysal, Hoca ve İmam Hanefi Turhan, Mehmet Bağlan (Muhacir Hoca), Ali Ünal, Ali Özkan, İbrahim Uysal, Adil Özsoy, Şaban Hafızı ve Osman Harmankaya gibi, köye damgasını vurmuş, din adamlarımızı hatırlıyorum.
Bunların içinde karizmatik tavır ve yaşantısı ile meşhur Müezzin Topal Osman Dayımı da hiç unutmadım..
Hiç bir art düşünceleri olmadığı gibi, tertemiz duygularla, çoğu kez, maaşları da olmayan, yalnız Allahın emrettiği gibi, İslami yaşantımızda, bizlere yol gösteren, düğünlerimizde olduğu gibi, cenazelerimizde de, hemen yanımızda, bizlerin sevinç ve acılarımızı paylaşan, o günkü nur yüzlü, din adamlarımızı, minnet ve şükranla anarken Allahın en makbul dua ve selamları, onların olsun. diyorum.
Şu anda da imam ve din adamlarımız var. Ayni zamanda maaşları da eskilere göre, küçümsenmeyecek kadar yeterli sayılır. Görevlerini Allahın emrettiği gibi yapıyorlarsa, aldıkları maaşları da helali hoş olsun. Ancak duyuyor ve görüyoruz ki, bazı din görevlileri, bulundukları mevkiye hiç yakışmayan biçimde, sanki bir partinin militanı gibi hareket etmektedirler ki, onların bu hareketi hiç hoş değil. Aldıkları maaşlarını, o partiler değil, bu milletin verdiği vergilerden alıyorlar. Bu gibiler; bir kere daha düşünüp, hiçbir ayırım yapmadan, Allahın emrettiği yönde, icraatlarını sürdürerek, vicdanlarını rahatlatsınlar..

Gazilerimiz:
Hatırladığım kadarı ile, Balkan Harbi Gazilerinden Kadir Çavuşu, Hasan Demir (Boduk Hasan), Çanakkale Savaşında bir bacağını kaybetmiş Musa Yılmaz (Topal Musa), Mustafa Karabulut (Battal Mustafa), Halil Ünüvar’ı, Mısır Kanal Savaşında İngilizlere karşı savaşırken, iki gözünü de kaybetmiş, Kör Ali Dayı ve, taa Yemenden kaçarak sağ salim yurda dönen ve İstiklal Harbine de bizzat katılan İsmail Dağ gibi büyüklerimi, sağlıklarında bizzat görmek nasip oldu. Ki onlar köyümüze ve bizlere gurur ve onur getiren insanlarımızdılar. Cennet mekânları olsun.
Yakınım olduğundan Hasan DEMİR (Boduk Hasan) Amcamın, Balkan Savaşında topuğundan başlayıp, vücudundaki büzük büzük olmuş, diğer kurşun yarası izlerini bilirim. Balkan Savaşında ismini de söylediği, ancak şu anda hatırlayamadığım, köyümüzden biri ile, Bulgarlarla yaptıkları bir süngü harbini anlatırken, ayni birlikte olan bir köylüsünün yardımı ile, karşısına çıkan dev yapılı bir Bulgari nasıl öldürdüklerini anlatırdı.
Ancak kendilerine yardım gelmediğinden, köylüsü dâhil, bölüklerinin tamamının şehit olduğunu, kendisinin de, ayağındaki yaradan kan kaybı ile bayıldığından, ölü sanılarak, sağ kaldığını anlatırdı.
Yaralı ve yürüyemediği için, hastanede bırakıldığını, bu sebeple de, hem düşüşünde ve hem de kurtuluşunda, Edirne’nin içinde olduğunu, Bulgarların şehirde kalmış Müslüman halka yaptığı mezalimi, Selimiye Camisinin, katırların ahırı haline getirildiğini, acı acı anladıktan sonra da, geniş bir göğüs geçirerek, “Toprağına kan eksen, can biten, yetmişiki mahalleli güzelim Selaniği bile, şo kötü Yunana bırakıp geldik, oğlum” diye dertlenirdi.
Ben yüzünü hiç göremediğim Çanakkale Şehidi Dedem Durmuş Ali ile birlikte, o köyden savaşlarda şehit ve gazi olmuş tüm büyüklerime, Allahtan rahmet dilerim.
Bir tarih yazarı; “Takvim yaprakları ebedi kanunu ile durmadan düşüyor. Arkalarında anılmaya değer hikmetlere sahip ne bahtiyar kişilerdir ki, tarihte ve milli vicdanlarda yerleri vardır” der. Bir diğeri de; “Güzel insanlar geldiler, Neler yaptılar neler. Sonunda da güzel atlara binip gittiler” der. Bu güzel sözleri her hatırladığımda, ben; köyümdeki o eski saf tertemiz din adamlarımız ile, yine köyümüzde bizzat gördüğüm gazilerimizi, görmediğim şehitlerimizi düşünürüm…

Ören yerlerimiz:
Bildiğim kadarı ile; Demirci, Denircik, Mendik, Tekke, Kınık, Kızılcakuyu, Enece ve Çayırkuyu, ören yerleri olup, uzun yıllar süren kuraklık veya başka sebeplerle, başta İbrala, sonra da Karaman’a göçmüş bizlerin, eski atalarının yurtları olup, buralarda gördüğümüz mezarlıkların büyüklüğü, kocaman bir şehrin mezarlıklarına bile denktir.
Şu anda bile, bu ören yerlerinin çoğunu, yayla olarak, hayvanlarımızı otlatarak veya oralardaki tarlaların ekilip biçilmesi suretiyle kullanıyoruz ki, buralarda gezerken, bilhassa bahar aylarından başlayıp, bütün yaz boyu, kekik ve yavşan kokularını duyar ve hatta, bu kokuların, hayvanlarımızın ürünlerine bile nüfus ettiğini tadından anlarız. Oralardaki kuyularımız, halâ kullanılarak, gerek insanların ve gerekse hayvanların ulaşabildikleri, en önemli su kaynaklarımızdır.
Köydeki mezarlıkları aşağı yukarı hepimiz biliyoruz. Bir de yakın tarihimizde İbrala’da yaşayan Yahudiler ve Rumlar, yani gayrimüslimler varmış ki, bunlara ait anıları, büyüklerimden öğrendiğim kadarı ile; giderken bıraktıkları ev ve dükkânları da biliyoruz. Bunların mezarlıklarının da, Yahudilere ait olanların köyün yukarısındaki mezarlık yakınında, Rumlar ait olanın da, Döşemeye giderken, karşı değirmene doğru ve Guzark denilen, arkın üst taraflarında olduğunu işitmiştim.
Ben inanıyorum ki, köyümüz halkının çoğunluğu, bu ören yerlerden, köye göçen atalarımızdır Oralarda ekin ekip, harman kaldırırken veya hayvanlarımızı otlatırken, hala ayakta olan kabristanlarda yatanların, atalarımız olduğunu hiç düşündük mü?
Köye tek başıma gittiğimde; girişteki elektrik trafo binasının önünde, arabamdan iner, binanın güneş görmeyen kuzey yönündeki duvarın dibinde yere oturur, tam karşımda olan, artık kabirleri kaybolmuş, Garipler Mezarlığı da denilen ve bizlerin bir dedenin mezarı olarak bildiğimiz mezarlığa yönümü dönerek, beraberimde getirdiğim bir cüz’den, Yasin Süresini okur, sonra da bütün bildiğim duaları sıralar, sevabını sağımdaki ve solumdaki ve tabii ki tek mezarlı Garipler Mezarlığında yatanların tamamının ruhuna gönderdikten sonra, bu defa da, Aşağı Değirmenin üzerindeki, biri erkek, diğeri de kadın atalarımın yattığı mezarların başında, ayni dualarımı yaptıktan sonra, Köye giriyorum.
Kellecilerden Ömer Güler ile Konya’da komşuyuz. O’nun ifadesine göre; Garipler Mezarlığında, bizim dede dediğimiz şahsın, yine Kellecilerden Avukat Ömer Karayumak’ın yaptırdığı araştırmalardan; İstanbul’dan gelmiş, ataları olduğunu öğrendiklerini anlatır.
Hani hatıralara veda ederken son bir kez dönüp bakmak insanı deli eden isyankar bir çığlığa benzer derler ya. Olsun, ömrümün son basamaklarına gelmiş biri olarak, tek isteğim; yaz günlerinde, bir veya iki gün süreyle, benim gibi oraları çok özleyen ve merakı olan birkaç kişi ile birlikte, bir traktörün römorkuna serilmiş bir kilim üzerinde, yukarıda saydığım veya şu anda aklıma gelmeyen, köyün bütün arazilerini tek tek gezip, oralardaki anıları da dile getirerek, belirli yerlerdeki subaşında oturup, getirdiğimiz nevaleleri de yiyerek, dolaşmayı çok arzu ediyorum.
İnşallah benim gibi meraklı ve hevesliler çıkar

Devam edecek
Tevfik DEMİR
Konya da ki Yeşildereli

Devamını Oku

Çocukluğumdaki İbrala 6

Çocukluğumdaki İbrala 6
0

BEĞENDİM

ABONE OL

yesildere_9_20091214_2090279130Çeşmelerimiz:Sularının Pınarkolu denilen mevkiden, çanak künkler içinde gelip, çoğu ana cadde ve, bir ikisi de ara sokaklarda olan çeşmelerden, hiç durmadan gece gündüz akan, ülüğünden insanlarımızın, önündeki taştan oyma veya sonradan betondan yapılan yalaklarından da hayvanlarımızın sulandığı çeşmelerimizi, daha önceki yazılarımda uzun uzun anlatmıştım. Bazen de hem insanlar ve hem de hayvanlar, o yıllar tertemiz olan dere veya ırmaklardan, hiç çekinmeden içer ve kullanılırdı.
Adı geçen Pınarkolu’nda şahsen birkaç kez yağmur duasını ve orada köy halkı olarak öbek öbek yer sofrasında etli pilav yediğimi, bir seferinde de, okuldayken oraya yaptığımız gezide çıkınlarımız içindeki çoğu yumurta, soğan, peynir gibi katığımızı, oradaki çeşme başında iştahla yediğimizi, öğretmenimizin renk renk kâğıttan yaptığı uçurtma uçurduğumuzu hatırlıyorum. Yağmur duası bazen de köyün tam karşısındaki Döşemenin çeşmesi başında yapılırdı.
Bilhassa, bahar ve yaz aylarında, yağmur yağmaya başladığında, insanlar o Pınarkolu tarafına bakarlar ve orada yoğunlaşan bulutları görünce “Maşat çok bulandı. Allah korusun sel gelebilir” denilirdi. Bu taraflara bir de Şarlak denilirdi ki, adından da anlaşılacağı gibi Şarlak; aniden gelen sel suları demek olduğunu sanıyorum. .
İşte buraya yağan ani yağmurlar, köye sel olarak gelir, ana caddeden, taa dereye kadar boz bulanık akıp giderken, oralardan kopardığı toprak ve kum tanelerinin bir kısmını, bu caddeye bırakır, çoğunu dereye sürüklerdi. Bizim zamanımızda en büyük sel 1957 yılında gelen sel olup, köyde birkaç evde ve aşağı camide hasar da yapmıştı. Sonraları oraya yapılan set ve dikilen ağaçlar sebebiyle sel gelmesi önlenmişti
Köyün içindeki çeşmeler haricinde bildiğim kadarı ile dağ ve ova mevkilerindeki Pınarkolu, Döşeme, Çayırkuşu, Tuzaklı ve Akpınar’da da çeşmeler vardı. Oralara çalışmaya giden insanlarımız ve hayvanlarımız, bu çeşmelerden içip susuzluklarını giderirlerdi ki, buraları; bilhassa kurt, kuş, Vb. yabani hayvanların da, en kolay erişebildikleri su kaynakları, bu çeşmelerdi.
Köye yakın olduğundan ve hayvanlarımızı da otlattığımız Döşemedeki yukarı ve aşağı çeşmelerin suları, yağışı bol olan yıllarda künklerine sığmaz, yanlardan bile akardı ki, Döşeme adındaki bağımız da, oralardaki komşu bağ sahipleri ile birlikte sıra ile o çeşmenin suyu ile sulanırdı.

Kuyularımız:
Çok geniş araziye sahip olan köyümüzde bilhassa o meşhur Kaş denilen mevkiden Ova’ya varıncaya kadar olan düz arazi parçası içinde; Tekke, Kınık, Kulaca, Demirci gibi aklıma geliveren mevkilerdeki kabristanlardan da bildiğimiz gibi, atalarımız buralarda yüzyıllarca hayvancılık ve çiftçilik yaparak yaşamlarını sürdürdükten sonra, üst üste gelen kuraklıktan, başta İbrala ve Karaman olarak, çeşitli yerlere göç etmişlerdir ki, onlardan kalan kuyuları yoğun bir şekilde hala kullanırız.
Ova’ya gidip dönerken, bilhassa yaz günlerde gerek yukarı kuyudan ve gerekse aşağı kuyudan, çoğu kez yatarak veya avuç avuç içtiğimde, sanki abu hayat pınarından içmiş gibi içim ferahlar, çatlayan dudaklarıma şifalar verir, susuzluğumu giderirdim.
Köyümüzün en susuz mevkisinin Ovacık olduğunu bilirim. Orası için serçe içecek suyu yok denirdi. Allaha sonsuz şükürler olsun ki; daha evvel “Ovacıktaki Derin Kuyu” başlığı altındaki bir yazımda da belirttiğim gibi; Karaman Ziraat Bankası görevim sırasında, Zirai Kredilerin bir yetkilisi olduğum günlerde, elime geçen ilk fırsatta arkadaşım Vahit Özırmak’a ait arazide, kendisinin bile gönülsüz ve tereddüt etmesine rağmen, bütün mesuliyeti üzerime alarak, bir derin kuyu açtırmıştım ki orası da tertemiz ve bol suya kavuşuştu. Ova tarafında olduğu gibi, dağ yöresinde de, atalarımızdan kalan kuyularımız yüzlerce ve bekli de binlerce yıldır kullanılmaktadırlar.

Pınarlarımız.
O yıllarda tarlaların işlenmesinin öküzlerin çektiği sabanlarla yapıldığını, daha evvelki yazılarımda belirttim. Baharda yapılan nadastan sonra, ekin zamanına kadar olan zaman diliminde, işi biten öküzlerin güdülmesi işi vardı ki, bu işi Körseyvat, Tuzaklı, Nalıma’nın güneyindeki sırtlar ve en çok da, Güzin Pınarının bulunduğu geniş çayırda, akran arkadaşlar, kendi hayvanlarını güderken, ben de bir başkasına ait öküzleri güderdim.
Uzun süren kış aylarından sonra, buralar yemyeşil olur, oradaki boş arazide hayvanlarımız otlarken, bizler de, o yıllarda oynanan oyunları oynar, arkadaşlar arasında güreş tutar, kovalaklardan külahlar yapar, hoşça vakit geçirirdik. Öğleye doğru, Pınarın başında toplanır, çıkınlarımızdaki azıklarımızı çıkarıp yerken, buz gibi suyunu içerdik. Köyün birkaç mevkiinde de pınarları hatırlarım ama, aklımda kaldığı kadar, suyu en bol ve soğuk pınarlardan biri bu Güzin Pınarı’ydı. Bilhassa yağışı bol olan yıllarda, bahar aylarında birçok pınarlar meydana çıkar ve suları içilirdi.

Deremiz.
İbrala’ya Allahın en büyük nimetlerinden biri, hemen yanından geçen deresiydi. Keşke insan olarak bizler aklımızı kullanarak, tabiat ana’nın insanlığa verdiği bu ve buna benzer armağanlarını hor kullanıp küstürmeseydik.
.Baharda coşan, kabına sığmayıp, etrafındaki bahçeleri basan, tarihi köprülere bile sığamayarak, bazılarının kenarlarından da taşan, ve aylarca aktıktan sonra, yavaş yavaş sakinleşen göbetlerinde yüzmesini öğrendiğimiz, bol ve tertemiz suyunda çeşitli balıkların kaynaştığı, değirmenlerimizi döndürüp, bahçe ve tarlalarımızı sulayan ve o yıllar hiç çekinmeden avuç avuç suyunu içtiğimiz, şimdilerde ise, çok az ve kirli olduğundan içinde canlıların bile yaşamadığı deremiz.
Ta bent başından itibaren birsi bu yakadaki İbili, Yukarı ve aşağı dere mevkilerindeki bahçeleri sulayıp iki adet değirmeni de döndürdükten sonra dereye, diğeri de karşı yaka denilen o yıllarda daha çok ekilen, mısır, (Ayfiyin) Afyon-Haşhaş, buğday ve arpa tarlalarını suladıktan sonra, o da dereye ulaşan Karşıyaka arkları.
Köyde biri YUKARIDERE de Kocaağalar’a, ikisi de AŞAĞIDERE ve KARŞIYAKA değirmeni olarak, Hacı Alilere ait, üç adet değirmen vardı..
Bu üç değirmen de, bilhassa güz aylarında, köyün, civar köylerin ve hatta ta Karapınar köylerinden gelen müşterilerin, un ve bulgurlarının öğütülmesi için, gece gündüz dönen ve öğünen un ve bulgurların, burnunuza kadar gelen, türül türül kokularını duyardınız…
Çocukluğumdaki yıllarında; bu değirmenlerin olukları, fıçılarda da olduğu gibi, bazı yerleri demir çemberlerle sıkıştırılmış, sağlam ağaçlardan yapılmış iken, sonraları çelik saçlara çevrilmiş ve su kayıpları da önlenmişti.
Bu değirmenlerin bir de dişlenmeleri sırasında, köyden kahveden gençler çağrılır, bunların kol gücü ile değirmenin taşı yerinden kaldırılarak ters çevrilir, özel çekici ile diş açıldıktan sonra, yine bu insanların gücü ile yerine konurdu ki, bu iş hem çok zor ve tehlikeliydi. Sonraları köyümüzde kafası çok iyi çalışan, becerikli teknik adam rahmetli Yörük Bekir’i nin yaptığı bir düzenekle, ayni taş, bir adam tarafından, hem kaldırılıp, hem de yerine tekrar konulması sağlanmış oldu.
Bir de arklarımızın geçtiği güzergâhtaki hendekler üzerinde, eskiden ahşaptan yapılmış, adına da GERİZ denilen, su geçitleri de, yine değirmen olukları gibi, sonradan saçtan yapılarak, su kayıpları böylece önlenmişti. Yine bir anı olarak İlkokuldayken okulun karşısındaki aşağı değirmen’e giden arkın, o yıllardaki ahşaptan yapılmış gerizinden, kışın sızan sularının, donup havuç gibi sarkan buzlarını, öğretmen görmeden yediğimiz de hatıralarım arasındadır

Köprülerimiz:
İbrala çok eski çağlardan beri bir yerleşim yeri olduğuna ve hemen yanından geçen derenin de, ta o günlerden beri, orada var olduğuna göre; köyde yaşayan hem insanlar ve hem de hayvanların, hemen karşı yakaya geçme ihtiyaçları olduğundan, köprüler muhakkak ki, ta o günlerden başlayarak, her zaman vardı.
Çocukluğumdan bildiğim kadarı ile köyün içinde; biri yukarıda, karşı yakaya geçişte ve diğeri de aşağıda, köyün hemen içinde, Döşeme Köprüsü olup, daha aşağılarda, Nalıma Köprüsü, Ak Köprü, Denircik Köprüsü ve bir de Ova’ya yakın yerdeki, taştan yapılmış tarihi köprüleri biliyorum. Bu köprülere benzer bir köprünün, Kayaöünü’ne geçişte de olduğu söylenirse de, ben o köprüyü hiç görmedim. Bunlara ilave olarak İbili ve Karşıdeğirmen’e geçişte de köprüler vardı ama, bu köprüler, sağlam olmadıklarından, bahar selleri ile yıkılır, yenisi yapılırdı.
Bilhassa bahar aylarında büyüklerimizin; “Dereye sel gelmiş, üzerinde uçan kuşu bile kapar, sakın dereye yaklaşmayın” tembihlerine rağmen, merakımdan hemen yakınımızdaki tarihi Dere Köprüsüne gelir, tam orta yerinde taş korkuluklara sıkıca yapışır, aşağıda, köprünün iki gözünden, muhteşem bir şekilde, boz bulanık akan sel sularına dikkatlice baktığımda, gözüm dalar, suların üzerinde, köprü ile birlikte uçar gibi olurdum.
Köprünün tam ortasında suları iki göze taksim eden granit taşlardan yapılmış üçgen şeklindeki mahmuz, suları ikiye bölerek, iki gözden akmayı sağlar, derenin iki yakasındaki salkım söğütlerden sarkan, incecik dallar, sel sularının üzerinde yüzerken, tam karşıda, karşı değirmenin sularını ayıran Hacı Alilerin Bendinden, bir şelale gibi aşağı akan, sel sularının sesini duyardım.
Derenin üzerinde, bir gerdanlık kadar zarif, güzel, sağlam, granit taşlardan yapılmış bu ata yadigârının kimlerden kaldığını maalesef bilmem. Yukarıda da yazdığım gibi, bu köprülerin yerinde, çok eski yıllarda da, muhakkak köprüler vardı ama, bize kadar sapasağlam ve zarif bu köprünün kimin eseri olduğunu, keşke doğru olarak bilip, buraya yazabilseydim.
Ancak Anadolu’nun muhtelif yerlerinde gördüğüm buna benzer ayni tarz ve güzelliği taşıyan köprüler vardır ki, umumiyetle taş ustalığında şöhrete ulaşmış, Selçuklulara ait olduğu gibi, benim de üzerinden çokça geçtiğim, bugünlerde ise baraj suları altında kalan Ermenek’teki Görmel Köprüsü’nün, bir Karamanoğlu eseri olduğunu, üzerindeki plaketinden okumuştum.
Bu civarda da çoktandır hâkimiyet, Selçuklular veya Karaman oğulları ve sonunda da Osmanlılarda olduğuna göre, adı geçen köprülerin de, bunlara ait eserler olduğu kanaatim vardır. Çünkü çocukluğumda gördüğüm kadarıyla, bu köprülerin hemen hemen tamamı, yeni gibi sapasağlamdı.
Ancak son yıllarda köyün güneyinde bulunan Mermer Madeni’nin taşınması sırasında 40–50 tonluk tır kamyonlarını taşıyamayacağı gerekçesi ile, o son yıllardaki kötü alışkanlığımız, maddiyat daha tatlı gelmiş, buna bilgiçsizlik, ruhsuzluk, yakın geçmişimizi yağmalama, önemsizleştirme alışkanlığımız da eklenerek, asırlarca görevini sürdüren bu tarihi köprü, acımasızca yıkılarak, yerine betondan, eski köprüye tamamen zıt, bir büyüğümüzün tarifi ile; tam bir ucube, basit, adi ve çok çirkin bir köprü yapılmıştır ki, bence burada dönüşü olmayan tarihi bir cinayet de işlenmiştir.
Bu duruma köyümüz veya Karamandaki tarihi yapıları koruyup/kollayan ve tamirlerini yapan idareciler değil, hatırlı mermer işletmesinin daha yukarılardan yaptırdığı, baskı ile yapıldığı anlaşılıyor. Gönül isterdi ki, duyarlı insanlar, burada devreye girip, oradan dünyalar kadar para kazanan mermer firması zorlanarak, o eski tarihi köprüye dokundurulmadan, hemen yanına şimdiki köprü yapılabilseydi. Aynen Akköprü de olduğu gibi.

Devam edecek

Tevfik Demir
Konya’daki Yeşildereli

Devamını Oku

Çocukluğumdaki İbrala 5

Çocukluğumdaki İbrala 5
0

BEĞENDİM

ABONE OL

yesildere_16_20091214_1870391497Düğün ve evlenmeler
Köyde evlenme için düğünler harmandan sonra başlar, bahar aylarına kadar, yani kış aylarında yapılırdı. Gençler çok erken yaşta evlendirilirdi. Bilhassa kız çocukları, ilkokulu bitirir bitirmez, okumayanlar da yine o yaşlarda evlendirilirdi ki, galiba o yıllarda tek geçim kaynağı çiftçiliğe, insan gücü yetiştirme gayesi düşünülürdü. Evlenmesi geciken kızlara da KALGIN denildiğini, kadınlar arasındaki dedikodular ve kavgalarda çok duymuşumdur.
Köyde evlenmeler çoğu kez görücü usulü ile yapılırsa da, bu o yıllardaki örf ve adetlere sadece uyulması içindi. Esasta ise; gençler kendi arasında ya bir arkadaş, ya anneler arasında konuşularak, çoğu kez de, biz akran arkadaşlar kızları paylaşır, bu paylaşım kızlara kadar ulaştırılırken, kızların da, aynı yolla seçimleri bizlere kadar ulaşırdı
Ancak iş ciddiye geldiğinde, çoğu kez bu seçim büyükler marifeti ile bozulur, Allahın yazgısı sayılarak, başka başka kişilerle evlenilirdi. Küçüklüğümde komşu bahçedeki kızların birer ağaca çıkıp “Cevizin yaprağı dal arasında. Severler güzeli bağ arasında” şarkısını çok dinlemişimdir ki, bence buralarda kim bilir kaç kız ve erkek tanışıp evlenmiş, veya aşk yaşamışlardır.
Çok eski düğünleri de şöyle hatırlarım. Hafta başında başlayan düğünler, en son Perşembe gününe kadar devam ederdi. O güne kadar çokça kız evinde hanımlar kendi aralarında eğlenirken, oğlan evinde de, gençler kendi aralarında eğlenir, ihtiyarlar ise düğün sahibinin adına “mübarek odası” denilen yere gelip; ‘hayırlı, uğurlu olsun’ der, kendilerine oradaki görevli tarafından mangal veya ocakta kaynatılan kahve ve yanında bir de sigara ikram edilirdi.
Düğün boyunca; oğlan evinde yapılacak yemeklerin pişirilmesi, gelen misafirlerin üşümemesi için soba ve ocaklarda yakılmak üzere gerekli odunlar, birkaç gencin, çok erken saatlerde, köyde daha uyanmayanların kapılarını da çala çala önlerine kattıkları merkeplerle Kalıf, Enece, Meğil gibi dağ tarafındaki, mevki ormanlarından odun kesmeye giderler, buna da “düğün odunu” denirdi.
Nihayet Perşembe günü kuşluk vakti kaleden tellalın çağırdığı köy halkı, oğlan evinde düğün yemeğini yerlerdi. Bu arada damat da, umumiyetle bir damda yine şenliklerle, kalabalık bir topluluğun arasında ‘güveyi tıraşı’ olurken, berber aniden tıraşı durdurur “Ustura kesmiyor!” der, bahşişini aldıktan sonra, tıraşı bitirirdi. Öğle namazından sonra da, büyükçe bir kalabalıkla, gelini almak için, kız evine gidilirdi.
Kız; anne, baba, kardeş ve yakınları ile vedalaşırken, çok duygusal anlar yaşanır, çoğu kez ağlanırdı. Mesut olması için dualar edilirdi. .Bu arada; gelinin yatak, yorgan, yastık gibi eşyaları, o yıllar develere yüklenir, bunların üstüne; yeni evine götürüp sereceği, halı, kilim atılırken, kız tarafından bir genç, bir yastığı kaptığı gibi koşarak damadın evine gelir, yastığı damadın sırtına vurarak, bahşişini alırdı.
Artık kız evindeki işler bitmiş, gelin yakınları tarafından ata bindirilmiş, başındaki süslü fesinde; pul pul parlayan pullar, boynunda altınları takılı, başı örtülü, ancak yüzünde şeffaf bir perde, düğün alayının önünde yürüyüşe geçtiğinde, onun hemen arkasında, başlarında tepsiler içinde, gelinin kırılacak eşyaları, “yenge” tabir olunan kadınlar tarafından taşınırdı.
Düğün alayı o yıllarda köyün tellalı da olan, pos bıyıklı, cüsseli, kırarmış saç/sakalı ile pehlivan yapılı Koca Kurtoğlu Dayı ve omzunda, boyuna uygun kocaman bir davulu, tokmağı ile dövmeye başlar, buna yanında şimdi adını hatırlayamadığım gırnatacı ile, sanırım yakın tarihimizde geçen savaşlara çağrı gibi olan ve çok söylenen “Hay gaziler..Yol göründü aman aman” marşını veya türküsünü çalarken, Çocuk olduğum halde, beni bile etkilerdi. Bu arada sırtlarında ve önlerinde hayvan postuna bürünmüş yüzleri ve dizkapaklarına kadar açık yerleri, siyah bir madde sürüldüğünden, biz çocukların korktuğu, “Araplar” da alaya ayrıca bir renk katarlardı.
Nihayetinde; damadın evine varıldığında, gelin attan inmek istemediği için, kayınpeder veya kayınvalide araya girerek, geline bir armağan vaat edildikten sonra, attan inmeye razı olurdu. Bu arada damat da damdan, içinde madeni para ve su olan bir testiyi, aşağıda münasip bir yere attığından, testi kırılır, biz çocuklar da, yerlere saçılan paraları kapışırdık.
Bildiğim kadarı ile, o yıllarda koca evine gelen gelinler, kırkı çıkana kadar dışarıya çıkmaz veya çıkarılmazdı. Anam hemen komşuya gelin giden bir kız kardeşimi, 40 gün hiç göremediğini söylerken, hüzünlenir ağlardı. Yine o yılların adetlerine göre; yeni gelin bir hafta boyunca kayınvalide veya kayınpederine, normal sesi ile değil, fısıldayarak konuşurdu. .
Son yıllarda mahallenin gençleri; kız evinin önüne masa düzerler, masanın üzerine konulmuş sigara, kolonya gibi eşyaların üzerine, şişirilmiş fiyat listesi konur, oğlanın babası veya bir yakını, oradakilerle bir pazarlığa tutuşup, bedelini ödedikten sonra, gelin evden alınırdı..

O yıllarda köydeki yaşam:
Kendi ailemden bildiğim gibi, hemen yanımızdaki komşular, mahallemiz ve bütün köy halkının tamamında; aileler ufacık da olsa bir avlusu, bu avlu içinde, çoğu kez altı ahır veya samanlığı, üstünde ise, küçük bir aralığı da olan, tek odalı evlerde, çoluk, çocuk birlikte yaşar, yemekleri ayni yerde yer ve yine orada uyurlardı.
Muhakkak ki; o kocaman köyde, benim bu tarifime uymayan, çocuklarını bir başka odada yatıran aileler de vardır. Ancak o yılları yaşayan biri olarak; gerek ailemde ve gerekse komşu ve mahallemde zengince olan aileler de dahil, bilhassa kış aylarında, bu imkanı yaratan veya tatbik eden bir aileyi, asla göremedim..
Yani o yıllar delikanlılığa erişse bile, bir kız veya oğlanın kendisine ait bir odası olmadığından, evleninceye kadar, o tek gözlü odada, baba, ana ve kardeşleri ile birlikte yaşamak ve uyumak mecburiyetinde kalınırdı.
Yaz aylarında insanlar daha rahattır. Hiç olmazsa bütün bir kış boyu, içinde yaşadıkları o tek odalı evlerden başka, döllük veya yaylalara çıkıldığı gibi, çokça da, o yıllar tamamı toprak olan damlarda yatılırdı.
Evimiz küçük bir avlu içinde, altta ahır ve samanlığı, bize yetecek kadar bir de örtmesi olup, bu örtme tabir olunan yerde; anamın kendi eli ile yaptığı tandırda ekmeğimizi, ocağında da yemeğimizi yaparken, akşamları da, ahşap basamakla çıkılan tek odalı evimizin önündeki tahtalıda yatardık. Bazı yılların yaz aylarında ise; Değirmen önündeki bahçemize göçer, oradaki tek odalı damda yatardık ki, buralarda gözlerden de ırak olduğumuzdan, fakirliğin verdiği mahkûmiyet ve ezikliği, fazla hissetmezdik.
Köydeki evimizin önündeki tahtalıda yattığım yıllarda; sabah erkenden, hemen yakınımızdaki Kilise Camisinin ahşap ezenliğinden, Müezzin Topal Osman Emminin “Tanrı uludur, Tanrı uludur” sesi ile uyansam da, ortalık henüz ısınmadığından, yataktan çıkamaz, yorganın içine iyice yerleşerek, güneş çıkıncaya kadar, orada kalırdım..
Bu arada; evimizin hemen önünden geçen yolda, ineğini sağdıktan sonra, cami önünde birikmekte olan sürüye yetiştirmek için, “hoh” “hoh” diyerek önündeki ineği kovalayan kadınlarımızın sesini duyar, o serinlikte, başımın üzerinde sürüler halinde uçan kırlangıçları görürdüm.
Tam o saatlerde; her yıl baharda gelip, ark başında Uçanlar diye adlandırılan ailenin bahçesindeki kavak ağacında yuva yapan leyleklerin, boyunlarını çevire çevire “lak” “lak” seslerini duyarken, yine arkın başında Ulu Meşe (Pelit) ağacının doruğundaki, kartal yuvalarından, taa evimize kadar gelen, çığlık çığlığa olan seslerini, duyardım.
Çok iyi biliyorum ki; yine o yıllar sabahları evlerdeki kahvaltı; çayla, peynirle değil, ev hanımının erkenden kalkıp, kış ise; sobada veya mangalda, yaz ise; avlusundaki kendi eli ile yapmış olduğu ocaklarda, odundan yaktığı ateşte, adına “sulu pilav” tabir olunan, çorba ile yapılırdı.
Ahşap veya altına elek eskisi konmuş bakır sininin etrafına diz çökerek oturan ev halkı, sininin üzerindeki kalaylı tastaki sıcak çorbaya, tahta kaşıkla uzanır, alır ve içilirdi. Durumu iyi olanların sonbaharda yaptıkları etlikten kalan ciğer kavurması varsa, çorba çok daha nefis olurdu.
Öğleyin pek bir yemek yenmezse de, yine de ufak tefek bir şeyler atıştırırken, akşamları daha çeşitli, kuru fasulye, nohut, mercimek veya yazın kurutulmuş kurulardan biri pişililerdi. Yinede akşamları yemeklerin başı pilav ve yanında kayısı veya erik kurusu hoşafı olurdu. Düğün ve mevlitlerde ise; diğer yemekler yanında, üzeri etli pilavları mutlaka yerdik..
Çok eski yıllardan beri köyümüzün en güzel geleneklerinden biri de; düğün ve bayramlarda birlikte gülüp, acı günlerimizde de, acıyı paylaşma adetlerimizdir ki, şu anda torunlarımız köyü terk etmiş olsalar da, bunu şimdiki yaşadıkları Karaman’da aynen sürdürürken, son günlerde Konya’da ikamet eden Yeşildereli’leri de, bir dernek altında toplama girişimlerini büyük bir ümit ve sevinçle takip ediyor ve bekliyorum. İnşallah o da olacak ve yine acımızı ve sevincimizi buralarda da, paylaşarak garip kalmayacağız.
Bizim zamanımızda baba ve analarımızın yanında çocuklarımızı bile sevme lüksümüz yoktu. O günlerden kalan bir alışkanlıkla, ben hala çocuklarıma ‘oğlum’, ‘kızım’ diyemediğim gibi, sevgi duygularımı, en yakınıma bile uzun yıllar açamamışımdır.
O yıllar söylenen bir deyimde “Yar yatakta, çocuk kucakta” derlerdi. Ama yetiştiğimiz ortam buna asla müsaade etmemiştir Erkek kardeşlerimden biri; Yukarıderedeki bahçemize giderken, küçücük çocuğunu kucağına aldığında, bunu gören babamın “ver, ver onu anasına!” dediğini acı acı anlatır..
Yeni nesil kardeşim. Yukarıda saydığım yaşam tarzı, o yılların bir çocuğu olarak yalnız benim değil, köydeki bütün çocukların ve köy halkının bizzat yaşadığı, yaşama şeklinin ta kendisiydi. Siz o yıllarda ayni odada yatan çocuklarının içinde, bir karı koca ilişkisinin, ne dereceye kadar sağlıklı olabileceğini, hiç düşündünüz mü?
Ya analarımız. Ev halkının tümü uyurken, mecburiyetten yıkanılması sırasında oradakilere hissettirmeden çekine çekine kalkıp, yalnız odunla ısıtabildiği suda, yıkanırken hissettiklerini,
Şunu da hiç aklınızdan çıkarmayın ki, bu durum onların da hiç bir şekilde asla istediği bir yaşam tarzı değil, mecburiyetten, katlanmak zorunda kaldıkları bir yaşam tarzıydı. Çünkü yoktu ve çaresizdi. Üst üste girdiğimiz savaşlar, bu savaşlarda kaybedilen insanlarımız, ekilemeyen arazilerimiz, Osmanlıdan kaldığından ödemek mecburiyetinde olduğumuz ağır borçla birlikte, hiçbir makine gücü olmayan, çeşitli hastalıkların salgın halde olduğu çok fakir, okuması yazması bile olmayan bir halk topluluğu. Buna bir de, o yıllardaki gelenek ve göreneklerimizin eklendiğini düşündüğümüzde, o günkü atalarımızı neyle suçlayabiliriz ki.
Onlar bizim için çok büyük ve ağır bedeller ödeyerek ömürlerini tamamlayıp, bu dünyadan göçüp gittiler. Bugün çoğumuz, içerisinde yaşam için gerekli bütün araç ve gereçlerinin olduğu, çok odalı ve kaloriferli evlerde yaşıyorsak eğer, bunun çoğunu onlara borçluyuz. Onların şu andaki tek istekleri ise, dua ve anılmaktır.

Devam ediyor

Tevfik Demir
Konya da ki Yeşildereli

Devamını Oku